Çarşamba , Şubat 1 2023
Home / Parti Yaşamı / HAKLAR VE GÖREVLER

HAKLAR VE GÖREVLER

Açıklama:
8. Kongre Belgeleri arasında yer alan aşağıdaki yazı kongre hazırlıkları sırasında kaleme alınmıştır. Kongre belgeleri arasında yer alan yazının yayınlanmasının yararlı olacağını düşünerek Merkez Yayın Organımız Denge Kürdistan’da yayınlıyoruz.
KKP Merkez Yayın Kurulu

HAKLAR VE GÖREVLER

Yazıya yalın bir hatırlatma yaparak başlayalım: Ülke ve Ulus olarak Ortadoğu’nun tam ortasındayız. Herkes bilir: bizim coğrafyamızda İNANÇ bilgiden önce gelir. Sorma ve sorgulama zayıflığı bilime, bilgiye ve tekniğe ulaşmayı zorlaştırır. Kişi kültü kültürümüzün adeta vazgeçilmezleri arasındadır.

Bilimsel öğretiyi savunan biz komünistler, adımız, iddiamız ile içerisinde yetiştiğimiz coğrafya ve kültürün arasına sıkışmaktan kurtulmalıyız. Bu sıkışıklığı aşmadan, genel toplumsal ortalamanın üzerine çıkmadan ne komünist, ne de komünist partisi olunabilinir. Çünkü imanla ve inançla sermayenin yasallıkları, sistemi ve örgütlenmesi anlaşılıp kavranamaz. Onun yerine sosyalist alternatif üretilemez. Örneğin, kollektif aklın en özgün örgütlenmesi demek olan komünist örgütlenme kişi kültü üzerine bina edilemez.

Bu yalın ve genel bilgileri bilgi olarak herbirimiz ayrı ayrı biliriz. Hatta şu da herbirimizin eksiksiz bilgileri arasındadır: Devrimci teori, devrimci politika, devrimci örtgütlenme ve devrimci pratik bütünlüğü komünist örgütlenmeyi ifade eder.

Sıraladığımız genellikler kadar aslında herbir yoldaşımızın iyi bildiği bir de kendi özel gerçekliklerimiz var: Son kırk yıla yakın bir zamandır dünyanın en politik, en mücadeleci, en örgütlü ve en fedakar halklarından birisi bizim halkımızdır. Çünkü oldukça çok ve amansız düşmanın ortak saldırısı altındadır ve görkemli bir savunma yapmaktadır. Ve yine hemen hemen kırk yıldır bizim ülkemizde (Kuzey Kürdistan) bizden başka komünist olduğunu iddia eden ve sosyalizmi savunan kimse pek azdır. Ve benzer şekilde bu zaman dilimi içerisinde sosyalizmin teorisi ve pratiği Kürdistan solunda tartışma konusu bile olmaktan çıkmıştır.

Tüm bu somut koşullar içerisinde bir de kendi kendimize bakalım lütfen. Özeleştirel bir gözle bakmaktan söz ettiğimiz sanırız açık ve nettir. Kendi kendimize bakarken yanlı olmamaya, öznel davranmamaya ve elleri vijdan üzerinden kaldırmamaya özen gösterelim. Yani özeleştirel bakışımız da komünistçe olsun.

Reel sosyalist sistemin yıkıldığını, o günden beri tüm dünyada komünistlerin prestij kaybettiğini; geleceği, umudu ve kurtuluşu temsil etme iddiasında zayıflama olduğunu elbet biliyor ve unutmuyoruz.

Kısa bir hatırlatma daha yapalım: Ülkemizin en büyük; ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyi en yüksek olan parçasında yaşıyoruz. Ama diğer parçalardaki komünist ve sosyalist örgütlenme ve pratik mücadeleler bizdekinden daha ileride ve olumlu düzeydeler.

Neden, niçin diye yüksek sesle kendi kendimize soralım ve sorularımıza samimi olarak ve hep birlikte cevaplar arayalım. Açık ve aleni…. Dobra dobra… Dürüstçe ve mertçe… İşçi sınıfına, emekçi halkımıza ve insanlığa karşı olan sorumluluk bilinciyle yapalım tüm bunları.

Sorunlamayı iyi yapabilmek için bilinenleri tekrarlamak zorunda kalıyoruz. Kusura bakılmasın. Bilinir; bir partiyi parti yapan olmazsa olmazlar vardır. Bunlar 1- Marksist – Leninist temelde ideolojik ve teorik bir bakış açısına sahip olmak; 2 – Marksist ideoloji ile somut şartların iç bütünlüğünü ifade eden ve işçi sınıfının ve emekçi halkların katıksız iktidarını savunan bir program; 3- Marksist teori ve programdan üretilmiş ve pratiğe uyarlanma amaçlı net ve açık politikalar bütünlüğü; 4- Bu politikaları hayata uyarlayacak ve uygulayacak bir örgütlü yapı ve o örgütlü yapının iç işleyişini düzenleyen demokratik merkeziyetçi bir tüzük; ve 5- Tüm bu amaç ve hedefler için ödünsüz, aralıksız ve kollektif bir pratik mücadele ve bu mücadeleye öncülük edecek nitelikte bir örgütlenme …

Bunca ağır ve tarihsel görev ve sorumlulukları hiç olmazsa asgari düzeyde üstlenebilmek için; yine yüzyılların tecrübesine, örgütlülüğüne ve parasal gücüne dayanan sermaye ve sömürgecilere karşı mücadelede asgari düzeyde başarılı olabilmek için NİTELİKLİ KADROLARA ve NİTELİKLİ BİR ÖRGÜTE ihtiyaç olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

O nitelikli komünist örgütlenmenin ilk şartı ise, gerçekten beyin görevi görebilecek bir merkeze ve onun toplumsal birimlerdeki temsilcisi olan temel örgütlere (üye ve hücrelere)sahip olmasıdır. Şüphesiz örgütlenmenin büyüklüğüne bağlı olarak çok çeşitli ara kademe örgütlülüklerine de ihtiyaç duyulacaktır. Ancak, sağlam bir merkez ve temel birim örgütlenmeleri olmazsa olmazdır. Bunlardan biri veya diğeri yoksa, ortada örgüt de yok demektir.

Tam da burada ve detaylara dalmadan bir yaramıza tuz basalım: Bilinir ya, unutulmuş olunabileceğini düşünerek hatırlatalım: Taaa 2004 yılında, hem de Ocak ayında KKP MK’si tarafından yazılmış ve herkese iletilmiş bir genelge var elimizde. O genelgeyle tüm Parti üyeleri Parti üyeliğinden atılmışlardır. Tüm parti örgütleri feshedilmiştir. Gelin buna birlikte bir ad koyalım. Açık değil mi; birileri ikibinli yılların başlarında Partimizi tasfiye etmeye, tarih sahnesinden silmeye ve eskilerin deyimiyle likide etmeye karar vermiştir. Ocak 2004 genelgesiyle de bu meramını açık açık gerekçelendirmiş, yazılı hale getirmiş ve bizlere göndermiştir. Amacını ve niyetini saklayıp gizlememiş. Yani ne tek tek bizlerden, ne de topluca hepimizden korkmamışlardır.

Hadi diyelim ki karar sahibi veya sahipleri korkmadılar. Peki biz neden Partimize sahip çıkmadık? Neden avazımız çıktığı kadar bağırmadık. Yoksa bizler de mi zımni olarak “ Şu parti dağılsın da biz de bu beladan kurtulalım” diye düşündük? İşte asıl olarak bunu sorup sorgulamamız gerekiyor.

O genelgeyi yazıp onaylayanlar; “ Bu genelgede yazıp kararlaştırdıklarımızı 2. Konferansın onayına sunacağız” demişler. Özür suçtan daha büyük. Hatırlatırız; bir parti kendi kongresinde kurulur. Partiyi kapatma veya tüm üyelikleri düşürme gibi bir yetki de yalnızca ve yalnızca Kongrenindir. Konferanslar yalnızca tavsiye kararları alabilirler. Ne garip ki Partinin feshi için konferans falan diye dolamaçlı yollar deneyenler; tüm üyelerin duyarsızlığı ve haklarına sahiplenmemelerinden de güç alarak sözünü ettikleri konferansı da toplamamışlardır.

2. Konferans Haziran 2011 yılında toplanabilmiştir. Yani fiili bir durum olarak 2011 yılına kadar her komünist partisini parti yapan temel örgütler denen örgüt veya üye tabanı bizde yoktur. Yani şekli bir MK ve ona mali kaynak sağlayan bir Avrupa örgütü var yalnızca.

Haziran 2011 Konferansı da, kökleri 2000 binli yılların başlarına dayanan Partiyi tümden tasfiye etme kararı ve yönelişi içerisinde olanlara rağmen toplanmıştır. Daha da ilginci ve vahimi, Partinin geleceğinin belirlendiği , yani 2004 genelgesiyle belirlenen gidişatı durdurma veya sonlandırma yetkisini ilk kez kullanma şansı yakalayan 6. Kongre delegasyonu, karşısında muhatap bulamamıştır. Kongreye hesap vermesi gerekenler “unuttuk” bahanesiyle kongreye gelmemişlerdir.

Bu nedenle dokuz yıllık hesap Kongreye verilmemiştir. Delagasyon hesap sorma şansı bulamamıştır. Hiç bir devir teslim işleminin de yapılmadığının altını kalınca çizelim.

Haziran 2011 Konferansının tavsiye kararı ve tüzüksel hukukiliğini yitirmiş olan eski merkezin hukuki olmayan onayı ile oluşan yeni merkez ve Avrupa örgütü; KKP adına sürdürülen pratik -politik faaliyetlerle Partiyi yaşatma iradesi ortaya koyunca da bilinen iç kıyamet kopmuştur; koparılmıştır.

KKP’yi tasfiye etme çabaları bitmiş de değildir.

Görmediğimiz, görmek için çaba harcamadığımız, bu nedenle de üzerimize düşen tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmediğimiz konular yalnızca bir genelge ve onun devamı uygulamalarla sınırlı değildir. Politik ve örgütlü yaşamımızın her zerresiyle ilgilidir. Üstelik uzun sayılabilecek bir süreden beri bu durum yaşanmaktadır.

Baştan belirttik: Biz bir şark toplumuyuz. İnançla yürürüz. Birilerinin ardından gideriz. Görevlerimizi hakkıyla veya kısmen yaparız da; fakat haklarımıza çoğunlukla ve genellikle sahip çıkmayız. Haklarımızı bizim adımıza başkaları kullanırlar ve biz bile bile ses çıkarmayız.

Vergisini verip o paranın nereye harcandığını sormayan sıradan vergi mükellefi gibiyizdir. Dilimizde ve yaşamımızda neredeyse DENETLEMEK diye bir sözcük bulunmamaktadır.

Denetimden vazgeçtik; bir parti üyesine, bir komüniste yakışır soru ve sorgulamaları da unutmuş gibiyiz. Tıpkı okumayı ve yazmayı unutma noktasına yaklaştığımız gibi.

Örneğin ; ciddi bir eleştirel gözle irdelendiğinde açıkca görülecektir ki; uzun yıllardır Partimiz adına POLİTİKASIZLIK POLİTİKASI izlenmektedir. Bilerek ya da bilmeyerek.. Şu nedenle ya da bu nedenle… Hiç önemli değil. Eğer bunca yıl taş kuşa hiç değmemişse, hatta kazara da olsa kuş bile bir kerecik olsun taşa değmemişse; NEDEN diye sormak gerekmez mi? Kurbağaları veya fincancı katırlarını ürkütecek tek söz etmeden Kürdistan politikacısı olunmaz. Komünist de olunmaz. Kürt siyasetçi ise hiç olunmaz.

Yuvarlayarak belirtelim ve 2000’li yıllardan berisine toptan bakalım: Sami Kohen’vari dış politika yazarlığı (hem de çok çok daha düzeysizi) yanında dost güçlerin sürekli ve açık eleştirisi ile; ve daha kötüsü liberallerin görüş ve düşüncelerinin yayınlarımızda tekrarı ile sürekli ama sürekli karşılaşmadık mı? Niye hiç iç politika yok diye sormadık? Neden durmadan burjuva liberallerin makaleleri ile elektronik postalarımız dolduruluyor demek aklımıza dahi gelmedi? Perinçek artıkları ve TC kalemşörü Profları okumamız isteniyordu da, neden acaba hiç marksist yazarlardan örnekler yok diye aklımıza bir soru takılmadı?

Daha da önemlisi; halkımıza yönelik sömürgeci güçlerin azgın saldırıları karşısında, tüm seçimlerde ve referandumlarda (son referandum hariç), IŞID ve Ezidi meselelerinde; PKK başta olmak üzere TC ile politik arenanın her alanında kavga içerisinde olanlara yönelik politikasızlıklarda kendini dışa vuran hastalıklı anlayışa yeterince ve açıkca karşı çıkmadık.

Davutoğlu’nun İŞİDliler “Bir avuç öfkeli genç” tesbitinin teorik analizlerini, yoldaşlarımızın Ezidi kardeşlerimizi ziyareti üzerine koparılan fırtınaları (çünkü bir hafta önce Tayyip “ İkinci bir Kandil istemiyoruz” demişti) ve hatta masraflarını kendimizin üstlendiğimiz kendi gazetemizde kerelerce sansürlenmelerimizi en hafif deyimle sessizce geçiştirdik.

3. Kongremizin onayladığı Parti programımızda “Özgür koşullarda ve referandumla iktidarın belirleneceği” anlayışını yanlış bulup Programdan çıkarttıran kafa, şimdi de çıkıp “Bağımsızlığı tartışalım” dese ne yazar.. Tıpkı dün tüm Kürdistani örgüt ve partilerin birlikte oluşturduğu DEP içindeki varlığımızı, “DEP’te ne işimiz var “ diye eleştirenin, bugün HDP’yi Türk solcularıyla birlikte olmakla suçlaması gibi. Yıllarca İLHAK teorisini savunup, bugün bir özür yazısı bile yazmadan SÖMÜRGE görüşünü savunmak gibi ilkesizlikleri hep görmezden mi geleceğiz?

Birileri partili politik faaliyeti bir şef ve onun müritleri topluluğu olarak anlayabilir. Birileri kendi yetmezlikleri ve yetersizlikleri bakımından amorf bir arkadaş topluluğunu yeterli örgütlülük düzeyi sayabilir. O birileri ilkesizliği ve omurgasızlığı (şark kurnazlığı-köylü kurnazlığını) özel bir marifet diye görebilir; şu veya bu nedenle etliye sütlüye karışmamayı (politikasızlığı) esas alabilir; kendisini korumak ve yaşatmak gibi özel bir zaaf sahibi de olabilir; ya da iktidar hastalığından muzdariptir. Hatta kendisini tüm parti kolektivitelerinin üzerinde görebilir vs.

Fakat şu bilinmelidir: Bizim asıl sorunumuz bu sorunlu ve yanlış kafa yapısı değildir. Bizim esas problemimiz bunca üst üste birikmiş yanlış, hata ve Parti yıkıcılığına kadar varan suçları bunca zaman görmememizdir. Görüp etkisiz hale getirmemiş olmamızdır. Zamanında gerekli duyarlılığı göstermemiş olduğumuz gerçeğidir.

Son söylediklerimizi yaşanmışlıklarımızla örnekleyelim. Hepimiz biliyoruz: 2000li yılların başından beri dışımızdaki çeşitli güçlerle sınırlı da olsa yakın temas halinde olundu. Onlarca kadro düzeyinde insanlarla az ya da çok bir zaman diliminde birlikte çalışıldı. Ama her gelen bir zaman sonra geri gitti. Kimisi az kaldı, kimisi çok. Ama şu an hiç kimse ortada yok.

Neden? Çünkü siyasetten az çok anlayan herkes bilir ki; bu iş, her iş gibi işinin ehli kadrolar eliyle geliştirilip büyütülebilinir. Bizim adımıza o çalışmaları yürüten ekibi gören herkes gerisin geri kaçıyor amiyane tabirle. Çünkü birilerini etkileme şansı olmayan, yetenekleri gerçekten sınırlı, her bakımdan düzey sorunu yaşayan, önemli ölçüde sosyal yaşamdan ve üretimden kopuk bir ekip var ortada. Hiç bir insanın “Hahhh bunlarla birlikte siyaset yapılır ve etkili olunur “ dediğini duyan eden var mı?

Dışımızdan gelip bir süre gözlemde bulunanların görüp anladıklarını bizim görüp anlamamak gibi özel bir inadımız olmaz sanırız. Körü körüne bir güven ve yoldaşlık anlayışının komünist bir bakış açısı olmadığını vurgulayalım. “ Yoldaşına güven, ama denetle” öğüdünü bize yapan Lenin’dir. Bu ilkesel yaklaşım asla ve asla unutulmamalıdır.

Diyelim ki teorik ve programatik konulara kafa yormadık. Şu veya bu nedenle yazılı metinler üzerine yeterince yoğunlaşamadık; ”politikasızlık” diye bir yol tutturulduğunu ayırt edemedik. İnanç ve güven sınırlarımızı oldukça, ama oldukça geniş tuttuk vs.

Ama zalimle mazlum arasındaki kavgada yerimizin neresi olduğunu bilmeyecek kadar akıl fukarası insanlar mıyız biz?

Onca idam edilmiş, sokak ortalarında kurşunlanmış, mahpuslarda öldürülmüş Kürt siyasetçileri gerçeğini unutacak kadar hafıza kaybı mı yaşamaktayız yoksa?

Hiç bir artısı olmayan, elle tutulur artı bir değer yaratmayan birilerinin onlarca yıl en tepelerde durmasının dünyada örneği var mıdır acaba? Olanlara da ya NARSİST, ya da koltuk hastası deniyor.

Yaşadığımız ve anlatmaya çalıştığımız süreç hepimizi şu veya bu ölçüde kirletmiştir. Görevlerimizi ağır aksak yapar olmuşuz. Haklarımızı ve ondan kaynaklanan denetleme ve sorgulama görevlerimizi neredeyse hepten unutmuşuz. Marksizm savunumuz amorflaşmış. Liberalizmin ve globalizmin ağır saldırıları altında kalmışız. İlkesizlik, politikasızlık, eleştiriye tahammülsüzlük, özeleştiriden uzaklık gibi hastalıklı özellikler bünyemizi etkilemiş. Amatör devrimci ruhumuz epeyce zayıflamış. Komünal ve kollektif anlayışımız hasar görmüş. Vs vs.

Tüm bunlardan dolayı, hiç beklemeden ve acilen bir iç arınma ve netleşme çabası ve çalışması içerisine girmek zorundayız.

Net vurgularla ve son olarak belirtelim. Kendi haklarına sahip çıkmayanlar toplumun haklarını savunamazlar. Haklar ve görevler, parti iç işleyişinde eşit ağırlığa sahiptir. Görev adamı olmak, işçi sınıfı ve halk karşısında önceliklidir. Yalnızca ve yalnızca görevler yerine getirilerek parti üyesi olunamaz. Partisine sahip çıkmak, Partisi üzerinde oynanan oyunları boşa çıkarmak; seçme – seçilme; hesap sorma – hesap verme haklarını eksiksiz ve zamanında kullanmak partili olmanın olmazsa olmazlarındandır.

Nisan 2017
Kemal Bilget

Bölüme ait diğer yazılardan!

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM !

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM ! Sömürgeci Türk devletinin …