Çarşamba , Şubat 1 2023
Home / Güncel / KKP 7.Kongresinde onaylanan MK Raporu

KKP 7.Kongresinde onaylanan MK Raporu

Not: Bu Rapor 2016 Mart’ında yapılan 7. Kongre’de okunmuş ve 27 Evet, 3 Red, 1 Çekimser oyla onaylanmıştır.
GENEL GİRİŞ
Nisan 2012’de toplanan 6. Kongremizden bu yana dört yıl geçti. 7. Kongremizi TC devletinin 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra ülkemizde yeniden şiddetlendirdiği kirli savaş koşullarında topluyoruz. Ana gündemimiz KKP’nin geleceğini belirlemek, ülke zeminlerinde yasal bir Kürdistan komünist partisi olmak hedefiyle kurulan parti karşısında KKP’nin konumunu netleştirmek; daha açık bir ifadeyle fesh edilip edilmemesini kararlaştırmak.
Bildiğiniz gibi, adında Kürdistan ve Komünist sözcükleri yer almasa da, Kürdistan’ın yasal komünist partisi olmayı hedefleyen parti kuruldu. Bu partiyi ağırlıklı olarak aynı gelenekten geldiğimiz yoldaşlar kurdu. Sözkonusu parti, merkezi organları dışında kimi illerde şubeler açtı; iki kongre gerçekleştirdi. Bu partinin geçtiğimiz aylarda gerçekleştirilen II. Kongresi’nde parti adının Partiya Komünist a Kürdistan olarak değiştirilmesi ilke olarak kabul edildi.
Partiya Komünist a Kürdistan program ve tüzüğüyle, 34 yıllık pratiğiyle mücadelesini sürdüren bir partidir. Partinin illegal olarak varlığını sürdürmesi bugüne dek adıyla ve programıyla legal kurulma olanaklarının doğmamasından ötürüdür. KKP’nin legal olarak kurulması için gerekli siyasal ortam ve anayasal – hukuki zemin oluşmamıştır.
Bildiğiniz gibi KKP’nin geleceği sorununu bir önceki kongremizde tartışmış; ”Parti, adıyla, programı ve tüzüğüyle, merkezi ve daha alt düzeydeki örgütleri ve organlarıyla mevcudiyetini sürdürmeye devam etmeli midir; etmemeli midir? Edecekse hangi biçimde, nasıl bir konumlanma içinde devam etmelidir?” konusunu enine boyuna görüşmüştük. Bu tartışmalar esnasında ”gündemi her an, her dakika değişebilen, siyaset zeminleri son derece kaypak olan ve bugünkü tesbiti hemen yarın geçersiz hale getirebilen ani ve beklenmedik değişikliklerin meydana gelebileceği bir coğrafyada” KKP’nin feshedilerek tamamen legale çıkmasını uygun bulmamış; öte yandan ülkede yasal komunist partisi kurma faaliyetlerini destekleme kararı almıştık. Bu kararın yanısıra; parti olarak ülkedeki yasal çalışmalarla direkt veya dolaylı hiçbir organik, örgütsel, fiili bağ içerisinde bulunmama tutumu almıştık. Bugüne kadar bu tutuma uygun davrandık.
Kongremiz bu hususta 2011 Haziran’ında yapılan KKP II. Genel Konferans kararını da değerlendirmiş ve bu kararı onaylayarak, parti kararı haline getirmişti. 6. Kongre’nin onayladığı 2011 Haziran II. Genel Konferans kararı şöyleydi:
”Kürdistan komünistlerinin ülkede yasal bir partisinin kurulması gerekli ve elzemdir. Bu amaçla yürütülmekte olan çabaların olumsuz yönden etkilenmemesi için KKP MK başta olmak üzere KKP ülke örgütlerinin bileşimlerinin ve konumlanmalarının yeniden düzenlenmesi zorunludur. Konferansımız KKP MK’sına her şeyden önce kendi iç bileşimini ve organın konumlandığı coğrafik alanı değiştirmeyi; ülkede konumlandığı alanlardan geri çekilip başka alanlara konuşlanmayı, yasal parti ile hiçbir organik, açık veya kapalı bağlantı içinde bulunulmamasını tavsiye eder.
Kürdistan komünistlerinin yasal partisinin kurulması halinde KKP’nin varlığını sürdürüp sürdürmemesini tartışan konferansımız; KKP’nin mevcudiyetini feshetme gereği doğarsa bu konunun sadece parti genel kongresi tarafından tartışılacağını ve partinin varlığını devam ettirme veya feshetmeye kongrenin karar verebileceğini; bu hususta ne konferansın ne de KKP MK’sının yetkili olmadığını tespit etmiştir.
Dolayısıyla, KKP MK bu bilinçle hareket etmeli; partimizin 6. Kongresi’ne kadar gerekli örgütsel düzenlemeleri yapmalı ve konferansımızın belirlediği alanda ve öngördüğü tarihte KKP 6. Genel Kongresi’nin toplanması için hazırlıklara derhal başlamalıdır.”
Bu karar gereğince 6. Kongremizden önce partimizin yönetici organlarının ülkede konumlandıkları alanlardan geri çekilmesi ve parti örgütlenmesinin yeniden düzenlenmesine girişildi; bunun ardından 6. Kongre gerçekleştirildi. 6. Kongre, II. Konferans kararlarını değerlendirdi; ve bu çerçevede KKP’nin varlığının sürdürülüp sürdürülmemesi konusunu kapsamlı bir biçimde tartıştı.
Bu tartışmalar sonucunda partimizi fesh etme koşullarının bulunmadığı tesbit edildi. ”Partiyi adıyla, programı ve tüzüğüyle, örgüt yapısıyla yasal olarak kurmak için mücadele edebiliriz ve etmeliyiz. Ancak bu, sadece bize bağlı, bizim isteğimizle gerçekleşecek bir olay değildir. Partimizi yasal alana çıkarmak için TC devletinin mevcut anayasal, yasal sistemi, devlet mantığı ve yerleşmiş zihniyet kalıplarının köklü biçimde değişmesi gerekir. Kürt ve Kürdistan partilerinin hem isimleri ile hem de yürürlükteki programlarıyla hiçbir değişikliğe gitmeleri zorunluluğu ile karşılaşmadan yasal zemine çıkmaları, acil demokratik taleplerimiz ve hedeflerimizden biridir. Bu uğurda mücadele edeceğiz ve etmeliyiz” yaklaşımı benimsendi.
Görüldüğü gibi gerek 2011 Haziran’ında yapılan Genel Konferans, gerekse 2012’de yapılan 6. Kongre KKP’nin tamamen yasala çıkmasını ve bu çerçevede varlığını feshederek, yasal partiye dahil olmasını siyasal ve hukuki koşulların olgunlaşmasına bağlamıştır. Bu nedenle KKP’nin geleceği konusunu tartışırken herşeyden önce siyasal koşulların analizini yapmamız; siyasal gelişmelerin hangi doğrultuda seyrettiğini, yakın gelecekte nasıl bir yön alabileceğini ele almamız gerekiyor.
ULUSLARARASI DURUM
Uluslararası durumu karakterize eden özellik emperyalist güç odakları arasında dünyanın yeniden paylaşılması ve dünyaya yeniden nizam verme, küresel düzen kurma uğruna sürdürülen çok boyutlu kavgadır. Bu kavganın dünya pastasından pay koparma yönü ile kendi emperyalist çıkarlarına göre dünyanın bütününde yeni bir düzen kurma yönü birbiriyle bağlantılıdır: II. Dünya Savaşından sonra kurulan sistem çökmüştür ve yeni küresel düzeni kurmak, yağma sofrasında yer bulmak için çok sayıda irili ufaklı güç mücadele halindedir.
Emperyalist güç odakları arasındaki çelişkiler tehlikeli biçimde şiddetlenmektedir; bu çelişkiler dünyanın değişik bölgelerinde doğrudan müdahaleler ve ”Proxy Wars” (Vekalet Savaşları) denilen lokal savaşlar biçiminde tezahür etmektedir. Dünyamız, I. Dünya Savaşı öncesindeki durumu andıran bir tarzda, yeryüzünün büyük güçler arasında yeniden paylaşılması kapışmasını yaşıyor. Bellibaşlı emperyalist güçler korkunç ölçüde silahlanıyor. Onları kendi bölgelerinde hakimiyet peşinde koşan ikinci derecede emperyalistler takib ediyor. Emperyalist batı ittifakı toprakları haricinde süren savaşların ardı arkası kesilmiyor. 17. Yüzyılda Westfalya Barışı ile konan ‘devlet sınırlarının dokunulmazlığı’ ilkesi büyük devletler tarafından rakipleri aleyhine sakınmasız biçimde çiğneniyor.
Dünya günden güne daha derin eşitsizliklerin, çelişkilerin, haksızlıkların ve bunların yol açtığı çatışma ve belirsizliklerin içine yuvarlanıyor. Dünyanın bir avuç zengin emperyalist ülkesiyle, çok sayıda yoksul ülkeler, az sayıda zenginin sefahati ile dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun sefaleti arasındaki uçurum derinleşiyor. Emperyalist metropol ülkelerin kendi bünyelerindeki sosyal çelişkiler de büyüyor. Bu ülkelerde yabancı düşmanlığı, ırkçılık, şövenizm ve neo-faşizm tırmanıyor, hükümetler gerçek ya da muhtemel bir ”terör saldırısı” bahanesiyle ”demokrasi tatili” uyguluyor, asker ve polis kuvvetlerini her tarafta teyakkuz durumuna geçiriyor, rejimler gitgide otoriterleşiyor.
Sadece öne çıkan bir kaç yönüne değindiğimiz bu uluslararası iklim makro planda ülkemiz Kürdistan, mikro ölçekte ise biz Kürdistan komunistleri bakımından dikkate almamız gereken sonuçlar yaratıyor. Bunların üzerinde tartışmamız gerekiyor.
ÜLKEMİZDE DURUM
TC devleti, 30 yıldan fazla bir zamandır ülkemiz Kuzey Kürdistan’da halkımıza karşı sürdürdüğü diz çökertme savaşını 7 Haziran seçimlerinden sonra yeniden azdırdı. Sahte çözüm ve müzakere süreci rafa kaldırıldı. 1990’lı yıllarda binlerce insanımızı açıktan açığa ya da ‘fail-i meçhul’ cinayetlerle katleden, dört bin köyümüzü haritadan silen ve milyonlarca köylümüzü yerlerinden yurtlarından süren TC devleti şimdi de kent ve kasabalarımızı yakıp yıkmaya, insanlarımızı canlı canlı bodrumlarda yakmaya ve zoraki göçertmelerin uygulandığı doksanlı yıllar boyunca kentlerimizin varoşlarına sığınarak hayatta kalmaya çalışan halkımızı buralardan da sürmeye çalışıyor. Turgut Özal’ın ”500 bin kişiyi Batı’ya sürün, Kürt meselesi kalmaz” diye ifade ettiği politikayı bir kez daha uygulamaya koyan TC devleti son bir kaç ay içerisinde bir çok kentimizi yakıp yıktı, harabeye çevirdi, buralarda yaşayan insanlarımızı göç ettirmeye girişti.
Türk devleti son derece tehlikeli, içerde ve dışarda saldırgan bir politik yörüngeye girmiş bulunuyor. Türk cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde ”Cihan Devleti” olmaya ve 2023’te 10 büyük devlet arasına girmeye çalışan TC devleti herşeyden önce sınırlarında bir ”güvenlik kuşağı” yaratmaya; başka bir deyişle Başur’da ve Rojava’da oluşan ”Kürt tehlikesi”ni kontrol altına almaya, bertaraf etmeye çalışıyor. Bu politika, elverişli şartlar yaratarak, vaktiyle Misak-ı Milli sınırları dışında bırakılan bölgeleri; yani Suriye ve Irak sınırları içinde bırakılmış olan Kürdistan topraklarını ilhak etme seçeneği de dahil; Osmanlı Kürdistanı’nın yeni baştan dizayn edilmesini içeriyor. Saddam’ın devrilmesi esnasında ”kırmızı çizgilerinin çiğnenmesi”ni istemeye istemeye hazmetmek zorunda kalan TC, bu parçamıza nüfuz etmek üzere taktik değiştirdi. Güney Kürdistan’ın güya ”hamiliğine” soyundu. İran’ın hem doğrudan hem de Bağdat aracılığıyla Güney Kürdistan üzerinde nüfuz kurmasını engellemek için KDP ile işbirliği ilişkileri içine girdi. Nakşibendi ”kardeşliği” esansı püskürtülmüş bir al gülüm – ver gülüm muhabbeti geliştirdi. Güney Kürdistan petrolünün başta İsrail olmak üzere, dünya pazarlarına ulaşmasına imkan sağladı. ”Yeni Türkiye”nin hakimleri Güney Kürdistan’dan sadece petrol üzerinden değil, diğer ekonomik kanallar üzerinden de dev servetler edindiler. Öte yandan bilhassa KDP ile kurdukları ilişkilerle Güney Kürdistan’daki idari yapıda da yolsuzluk, çürüme ve yozlaşmaya katkıda bulundular. Neticede Türk devleti Güney Kürdistan’ın partneri haline geldi; öyle ki Türk askerleri Cizre’yi, Sur’u, Nusaybin’i yakıp yıkar, yüzlerce insanı toplu halde yakarken Güneyli yöneticiler seslerini çıkarmadılar.
Türk devleti, son isteği ”Kürt anasını görmesin” olan Türk idam mahkumu gibi davranıyor. Güney’de federal devlet ilanı öncesinde ”Kenya’da bile kurulsa” Kürdistan’a karşı çıkacaklarını, Kürdistan kurmanın kırmızı çizgi olduğunu söyleyen Türkiye yöneticileri; şimdi de Rojava karşısında aynı ”hassasiyeti” gösteriyorlar. Fakat sorun sadece bundan ibaret değil. TC devleti ayrıca bölgede kendisine alan açmak, toprak fethetmek istiyor. Bunu da açık açık dile getiriyor. “1912’den önce hangi sınırlara sahip idiysek, şimdi de oralarda olacağız, Emevi Camiinde nemaz kılacağız” laflarını söyleyenler bugünkü Türk cumhurbaşkanı ve başbakanıdır.
Bunun anlamı, Türk hükümetinin hem içte hem dışta savaş hükümeti olduğudur. Türk devlet ve hükümetinin basit Osmanlı kurnazlıkları onun niyetlerini gizlemeye yetmiyor. Türk devletinin “Adriyatiktan Çin Denizi’ne kadar” olan bir sahada nüfuz peşinde koşma siyaseti taa Özal günlerine dayanır. Aynı şeyi, Demirel ”Tarih bizi eteklerimizden çekiyor” diyerek ifade etmiştir. Daha 1996’da askerler, Türkiye’nin Su ve Petrol Stratejisi’ni yazmış; 97’de 150 milyar dolarlık ve 20 senelik bir silahlanma projesi hazırlanmıştır. Bugünkü Türk hükümeti 2007’de Dolmabahçade zamanın genelkurmaybaşkanı ile Erdoğan’ın yaptığı gizli mutabakatla bir asker – hükümet ittifakı olarak şekillenmiştir ve bu ittifaka çomak sokacak başka etkenler devreye girmediği sürece ittifakın bozulması için bir neden yoktur. Türkiye’nin ”komşularla sıfır sorun” diye izlediği politikanın zaman kazanma ve uygun fırsatın oluşmasını beklemeye yönelik bir manevra olduğu, Suriye iç savaşının patlamasıyla açığa çıkmıştır. Aynı şekilde İsrail’le bozuşması da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Zira diplomasi sahasında şeker renk olan İsrail – Türkiye ticaret hacmi, Erdoğan’ın Davos’ta Van Minut çekmesinden bu yana iki kat artmıştır. Şu anda da ilişkilerin yeniden ”tamir edilmekte” olduğu gözleniyor.
Türk devleti dünyanın en hızlı ve hacimli silahlanan ülkeleri arasında yer alıyor. Kendi ”milli silahlanma”, silah endüstrisini kurma programını uygulamanın yanısıra muazzam ölçekte silah ithalatı yapıyor. Geçen yılın dünya silah ithalatında yedinci sırayı işgal ediyordu; bu yıl altıncı sırada…
Türkiye’nin takip edeceği yol, görünür gelecekte, halihazırdaki saldırı, teyakkuz, otoriterleşme yoludur. Bunun zaman zaman gevşemesi, sonra şiddetli bir tazyikle yeni bir saldırı dalgasının yükselmesi artık rutin hale gelmiştir. Oslo sürecinin bozulmasından sonra Sakine Cansızların katledilmesine kadar geçen zaman içinde, Gezi olaylarında, ve nihayet 7 Haziran seçimlerinden sonra her defasında bir öncekinden daha şiddetli bir saldırı dalgası yükselmiş; yüzlerce, binlerce kişilik tutuklamalarla Kürdistan’daki devrimci ulusal muhalefet tırpanlanmıştır. Şimdi ise tam bir konsept değişikliği vardır. Bu politikanın 2014 sonlarında belirlendiğini şimdiki TC başbakanı da söylemiştir.
Türk devleti kendi hukukuna bile saygı duymayan bir devlet. Onun cumhurbaşkanı ”Anayasa Mahkemesi kararına saygı duymadığını, bu kararı tanımadığını” söyleyen bir cumhurbaşkanıdır. Sözde bağımsızlıkları eni konu güdükleşmiş olan mahkemeler hükümetin, ayağına dolanan herkese karşı kullandığı kılıca dönüşmüştür. AKP iktidarı, Anayasa dahil olmak üzere, istediği hukuki değişiklikleri yapıyor, istediği kanunları çıkarıyor, bunu yapamadığı zaman ‘kanun benim’ diyerek bildiğini uyguluyor. Bu gidişatın tersine, daha iyiye dönüşeceğinin emareleri şu anda bulunmuyor; tam tersine bütün emareler Türk rejiminin gitgide daha baskıcı, daha başınabuyruk, daha faşizan bir rejime doğru gitmekte olduğunu gösteriyor. Her şey Erdoğan’ın iki dudağından çıkacak söze bağlıdır. Ufukta bunun düzeleceğini gösteren bir ağartı henüz yoktur. Hükümet HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmak üzere hazırlık yapmaktadır.
YASAL PARTİ ve KKP’NİN GELECEĞİ
Kongremizin ana gündemi olan KKP’nin feshedilerek yasal partiye katılıp katılmayacağı konusunda karar verecek olan siz delegelersiniz.
Bildiğiniz gibi yasal parti kurma hedefimiz uzun süre gündemimizde yer almış, defalarca tartışılmış ve uzun hazırlıklardan sonra pratiğe geçirilmiştir.
Bunun aşamalarına, nasıl bir yol izlendiğine ve şu anda bulunulan noktaya kısaca göz atmakta fayda var.
1990 Sonbaharında III. Kongreyle TKEP’ten tamamen ayrılıp bağımsız parti olarak yola devam etmeye karar verirken önümüze ”yasadışı parti – yasal çalışma” perspektifi koyduk. Yasadışı parti örgütünün iç örgütsel faaliyetlerini gizli örgütlenme gereklerine göre yürütürken yasal alanda değişik açılımlar yaptık. Önce aylık dergi, daha sonra haftalık gazete çıkararak etkili bir basın faaliyeti yürüttük. HEP, DEP ve HADEP’in kuruluşlarında yer aldık, yoldaşlarımız bu partilerin merkez yönetimlerinde görev aldılar. Kadın Vakfı çalışması yürüttük ve bunda belirli bir mesafe aldık.
Ancak yasal faaliyetlerde kurumlaşmayı başaramadık. Yayın faaliyetlerimizde ve diğer faaliyetlerde geriye düştük; ortaya çıkan boşluğu gidermek üzere yasal yayın çalışmalarını bir dönem kitap dizileri, aylık dergi, daha sonra birkaç kez isim değiştiren gazete faaliyeti biçiminde sürdürdük.
Kamuoyuna açık olarak ilk yasal parti tartışmasını 1997 yazında bir kitapçıkla yaptık. Yasadışı partinin varlığını devam ettirmesi koşuluyla yasal bir parti kurulması eğilimi ağırlık kazandı. Bu partinin sadece kendi potansiyelimizi değil, Kürdistan’da dışımızdaki sosyalistleri de kapsaması, onlarla birlikte bir parti kurulması yönelişine girdik. 2001 – 2002’den itibaren bu partinin kuruluş hazırlıklarına hız verildi. 2003 Sonbaharında yapılan bir toplantıyla MESOP Girişimi ilan edildi. Yayın organları, bu çalışmada yer alacağı düşünülen kimselerin görüşlerine açıldı, aylık teorik yayının adı da parti adı olarak o zamanlar uygun bulunan ada uygun şekilde Sosyalist Mezopotamya oldu.
2011 sonlarında parti kuruluşu için başvurulduğunda, ilk başta beraber parti kurmak amacıyla yola çıktığımız grup, çevre ve kişilerden yanımızda çok az kimse kalmıştı. Büyük bir kısmı kuruluş aşamasına gelinceye kadar geçen on yıllık süreç içerisinde dışta kalmıştılar. Az sayıda kimse ise merkez kuruluşuna ve bazı il örgütleri kuruluşuna da katıldılar. Bunlardan da bir kısmı zamanla ayrı düştüler.
1990 ile 2016 yıllarına toplu olarak bakarsak, doksanlı yılların başında hem kendi potansiyelimizi büyük oranda harekete geçirdiğimiz, hem de saflarımıza yeni insanlar kazandığımız görülür. Fakat aynı yılların sonlarına doğru, hem eski kadrolarımızdan hem de sonradan kazandıklarımızdan bir kısmının bizden ayrı düştükleri görülür… Yasal parti çalışmalarıyla yeniden bir canlanma ortaya çıkar.
Yasal parti, ülkedeki kadro potansiyelimizin zayıflığı, bizim dışımızdaki sosyalistlerin önemli bir kısmını ise kazanamamamız nedeniyle güçlü bir kadro yapısıyla kurulamadı. Bu güçleri zamanla kazanma umudu gerçekleşmedi. Yapılan çağrılar etkili olmadı. Son kongreye kadar gelen süreç içinde hem merkezde hem il örgütlerinde yer alan önemli kadrolardan kimi yoldaşların hayatını kaybetmesi, kimilerinin de partiyle ayrı düşmesi nedeniyle yasal parti nitelik bakımından başlangıçtaki düzeyinden de daha geri düştü.
Ülkede parti öncesi yasal çalışmaların önemli bir ayağı olacak olan yerel dernek ve vakıfların yaşatılamaması ve yenilerinin kurulamaması partiye zemin oluşturacak altyapının ve bu altyapıdan kazanılacak kadrolarla nitelikli bir kuruluş bileşeninin zayıf kalmasına neden oldu. Parti kuruluşu öncesindeki yasal çalışmalar giderek yayın organlarının çıkarılması, kuruluş çalışmaları toplantıları ve kimi güçbirlikleri toplantılarına katılım sağlama çerçevesine sıkıştı.
Çalışmaların güdükleşmesi, faaliyetleri organize etmek için gereken mali kaynakların da yaratılamaması sonucunu verdi. Bir dönem kamulaştırmalar yoluyla elde edilen kaynaklarla sağlanan finansmanın bu şekilde temin edilmesinden vazgeçilince mali zorluklar iyice arttı.
Yasal çalışmalara ağırlık verilmesi, ülkede yapıyı zora sokacak yasadışı kamulaştırmalardan vazgeçilmesine yol açınca yurtdışından sağlanacak destek önem kazandı. Bu durum yurtdışı örgütünün, bulabildiği paraları ülkeye aktarmasını gerektirdi. Yurtdışı örgütünün temel görevi giderek ülkeye para aktarmak olarak algılanmaya başladı. Ülkede dernekleşme ve benzeri faaliyetlerden vazgeçildiği gibi, yurtdışında da aynı yola girildi. Krefeld, Hamburg, Berlin, Zürich gibi yerlerde varolan dernekler kapandı. Düzenlenen geceler ve diğer etkinlikler gitgide azaldı ve durma noktasına geldi. Daha çok kendi yoldaşlarımızı yarıştırarak, kısmen de bize dost olan çevreleri teşvik ederek sağlanan bağışlarla elde edilen gelirlerle ülkeye yapılan destekler de zamanla azaldı.
Bu durum bir çok yoldaşta herşeyin paraya bağlı olduğu, paramız olmadığı için elimiz kolumuzun bağlı kaldığı anlayışına yol açtı. Eğer yeterli paramız olsaydı daha fazla yol katedebileceğimiz düşünüldü.
Gerçekte 1990’dan bu yana gerek yurtdışındaki bağışlarla, gerek ülkede bağış, kamulaştırma ve benzeri yollarla sağlanan gelirler az değildir. Fakat bu gelirlerin bir kısmı sürekli gelir getirmesi düşünülerek gerek partili gerek partisiz kimi kimselere yatırım yapması amacıyla verilmiş; ama hepsi de daha baştan ya da bir süre sonra ”iflas” ettiklerini bildirmişlerdir. Böylelikle önemli meblağlar havaya gitmiştir. Öte yandan faaliyetlerin organizasyonu için harcanan paraların da rasyonel bir şekilde harcandığı söylenemez. Her halükarda şu ya da bu şekilde elde edilen gelirler toplamı ile bugünkü örgütlenme düzeyi arasında mesafe vardır.
Yeteri kadar güçlü bir zemine sahip olmayan yasal partilerin önündeki risklerden biri sistemin yasallığı içinde erime, reformizme kaymadır. Hele de rejimin kendi burjuva hukukuna bile riayet etmediği, herşeyin hükümettekilerin keyfi davranışlarına bağlı olduğu koşullarda zayıf partilerin daha temkinli hareket etme eğilimi büyüktür. Şimdilik eskiden olduğu gibi sık sık parti kapatma yoluna gidilmiyor; bu konuda yasalarda kimi düzenlemeler de yapıldı. Ama bu düzenlemeler her an kaldırılabilir, iptal edilip, eski yasal düzene dönülebilir. Bu yapılmasa bile başka yollar bulunabilir. Yani Kürdistan temelli muhalif bir parti her an kapanma tehlikesi altındadır. Bu tehlikeyi aşabilecek kadar güçlü bir zemine sahip olan partiler, her türlü legalitenin tamamen rafa kaldırılmadığı koşullarda, yeni isimler ve yeni kadrolarla tekrar kurulabilirler. Ama bu güce sahip olmayan bir parti bunu yapamaz. Bir partinin kapanması onun mal varlığının, sahip olduğu imkanların, hatta kadroların kaybolmasına neden olur.
Bu durum böyle partileri siyasi taktiklerinde farkında olarak ya da olmadan, atacağı her adımda, sarfedeceği her lafta ”ölçülü” olmaya iteler. Yasal partinin taktiklerine, davranışlarına kabaca göz attığımızda bunun ipuçlarını görebiliriz.
Parti kurma çalışmaları sürmekteyken yapılan Anayasa oylamasında “Yetmez ama evet” tavrı takınıldı. Yerel seçimlerde Malatya il örgütü dışında parti bir bütün olarak adeta pasif kaldı. Gezi olaylarında hükümeti kızdıracak tutumlardan sakındı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ın adaylığını desteklemedi. 7 Haziran seçimlerinde ”HDP’yi desteklemenin tabanın zorlaması sonucu” olduğunu açıkladı ve bunu kanıtlayacak biçimde Genel Başkanını aday göstermedi. Oysa bu çaptaki bir partinin genel başkanının milletvekili olmasının sağlayacağı oldukça büyük olanaklar vardı; mali bakımdan da yurtdışından ya da yurtiçinden zar zor elde edilebilen bir meblağı, üstelik düzenli biçimde elde etme imkanı sözkonusuydu.
Bunların kasıtlı olmasa bile, bilinç altında hükümeti kızdırmama, şimşeklerini üzerine çekmeme türünden bir sakınganlık olduğu söylenebilir. Yoksa bu tutumların ikna edici bir izahı yapılmamıştır.
Bu önemli siyasal kavşaklarda yasal parti ile KKP arasında görüş farklılıkları oluştu. Yasal parti kendi taktiğini izledi. Bunu da “KKP’nin bir izdüşümü olmadığını kanıtlamak, başkalarının eline koz vermemek” gerekçesine dayandırdı. Şimdi de aynı gerekçeyle dolaylı biçimde KKP’nin feshi talebini ileri sürüyor
Bunu tartışacağız ve bir karar vereceğiz.
ÖRGÜTLENME VE FAALİYETLER
MK’nın durumu, yaptıkları ve yapamadıkları hakkında bilgi verecek olursak; 6. Kongre’nin görev verdiği 2012 – 2016 dönemi MK’nin durumu şuydu:
Kongre ikisi A’da, biri F’da, ikisi İ’de olmak üzere beş asil, 1’i İ’de, diğeri A’da iki yedek üye seçmişti. A’dan seçilen yoldaşlardan birinin MK üyeliği orada meydana gelen bir olaydan sonra MK kararıyla düşürüldü. Bu yoldaşın Demenz hastalığına yakalandığı ve bahsedilen dönemde henüz başlangıç aşamasında olan hastalığın tarafımızdan farkedilmediği zamanla ortaya çıktı. Bu yoldaşın hastalığı bir süre sonra hızla ilerledi. Eksilen MK üyeliğine, kongre kararı gereğince, birinci yedek durumundaki yoldaş ikame edildi. MK üyeliği düşürülen yoldaşla ilgili kararın iptal edilmesi ve onurunun iade edilmesi gerekiyor. MK bu konuda sorumluluğunu kabul ediyor ve özeleştirisini veriyor.
Bu olayın ortaya koyduğu bir tüzüksel eksiğliğin tartışılması ve giderilmesi gerekiyor: O da parti hukukunun işletilmesinde, yürütme organından ayrı bir hakemlik yahut hukuk organının oluşturulmasıdır. Parti disiplini ile ilgili kararlar bu Kongre tarafından seçilmiş ve icra organı durumundaki MK’dan bağımsız olan böyle bir organ tarafından verilmeli ve uygulanmalıdır.
6’ıncı dönem MK’sı sözkonusu dönem içinde … kez yedekler de dahil tam üyeli, … kez eksik üyeli olmak üzere … kez MK toplantısı gerçekleştirdi. Bu toplantılarda gündemindeki konuları görüştü, gerekli kararları aldı. Parti kararlarının belgeler üzerinden takip edilebilmesi için bu toplantıların hepsinin tutanaklara geçirilmesi önemli olmakla birlikte MK tüm toplantıları ve kararları kayda almadı; uygulamayı, pratiğe geçirmeyi esas aldı. O yüzden kongreye fazla döküman sunamıyoruz. Zaten MK açıklamaları, bildirileri gibi kamuoyuna açık yapılan duyuruları biliyorsunuz.
MK, kendi arasında eksik ya da tam üyeli toplantılar yapamadığı zamanlarda da düzenli kontak halinde oldu. Böylece merkezi faaliyetler müşterek kararlar alınarak uygulanabildi. Ortak kararların uygulanmasında ise MK üyeleri ve kadrolar bazen tekil olarak, mümkün olan hallerde diğer yoldaşlarla beraber pratik içinde yer aldılar.
Bu çerçevede KNK çalışmaları içinde yer aldık, hemen her önemli politik olayda hem tutum aldık hem de ortak eylemlere, mitingler, yürüyüşler, etkinliklere katılım sağladık. Demokratik güçbirliği çalışmalarında, seçim faaliyetlerinde, protesto eylemlerinde aktif yer aldık; fazla nicel kalabalık toplamasak da partiyi temsil düzeyinde her yerde bulunduk.
Öte yandan tamamen kendi insiyatifimizde olan bazı etkinlikler de yaptık.
Bu dönemde gelir kaynaklarımızın büyük bölümü ülkeye aktarıldı. Ancak MK parti kaynakları üzerinde tam bir kontrol kurarak kaynak akışını tamamen kendi üzerinden yapmadı. Eski alışkanlıkla herşey, ülkedeki yoldaşların yurtdışından tek tek kişileri arayarak para istemesi yöntemi üzerinden devam etti. Dolayısıyla MK kongreye bu dönem boyunca nereden ne kadar kaynak aktarıldığını tam olarak açıklayabilecek durumda değildir. Bu sorumluluk MK üyelerinin tümünün ortak sorumluluğudur. Bazı MK üyeleri KKP MK üyesi olarak kendi bölgelerinde ya da denetimleri altında gerçekleşen para trafiğini MK’ne rapor etmemiş, MK da bu akışı tamamen kontrolüne alma iradesini gösterememiştir. O yüzden MK’nın elinde tam ve güvenilir bir mali rapor yoktur. Bu eksikliği gidermek üzere, kendilerine ne kadar para aktarıldığı ve bunların nerelere harcandığı hususunda bilgi vermeleri için ülkedeki yoldaşlara başvurduk. Zira posta ve banka havalelerinin toplandığı tek merkez ülkedir. Öte yandan elden aktarılan paraları bilebilecek olan da sadece ülkedir. Bu raporları, temin ettiğimiz kadarıyla sizlere sunuyoruz.
Bu durumun son derece sakat bir durum olduğunu söylemeye gerek var mı? KKP MK, partinin neredeyse tüm kaynaklarının kontrolsüz biçimde ülkeye akışına müdahale etmiyor; aktarılan toplam miktarı ve nereden ne kadar aktarıldığını tam olarak bilmiyor; harcamaların nereye yapıldığını denetlemiyor, kararlaştırmıyor? Değil bir bağımsız parti olarak; tek partinin önemli bir özerk yapısı olarak dahi bu işleyiş olağan değildir. Bu durumun tek sebebi uzun yıllar içinde tek adama bağlı bir işleyişin alışkanlık haline gelmiş olmasıdır. Özellikle hem her sıkıştığında şu ya da bu yoldaşı arayarak para isteyen ülkedeki kimi yoldaşlar gibi bazı KKP MK üyeleri de bu alışkanlıktan kopmamışlardır. Bu, yaklaşık son 25 yıl içinde kemikleşmiş, kangrenleşmiş bir alışkanlıktır; sökülüp atılması; KKP fesh edilsin ya da edilmesin her halükarda bu tarzın terkedilmesi gerekiyor.
Tüm kaynaklar ülkeye aktarılınca buradaki faaliyetlerin, hatta zaman zaman ülkeden buraya gelen yoldaşların masrafları; yahut parti göreviyle ülkeye ya da başka ülkelere seyahat etmesi gereken yoldaşların masrafları; görünmeyen kalemler olarak bazı parti üyelerimizin omuzlarına binmiştir.

Bölüme ait diğer yazılardan!

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM !

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM ! Sömürgeci Türk devletinin …