Çarşamba , Şubat 1 2023
Home / Güncel / GÜNDEM:BAKÜ PETROLLERİ! KEMAL BİLGET

GÜNDEM:BAKÜ PETROLLERİ! KEMAL BİLGET


Öncelikli olarak ilginç bir gündem kesişmesine dikkat etmeli/ dikkat çekmeliyiz. Faşist, sömürgeci TC devletinin HDP’ye yönelik kapsamlı yeni saldırısı ile Ermenistan/Azerbeycan savaşının başlaması aynı günlere denk getirildi. Bu hiç tesadüf değildir. Bu zamandaşlığa “manidar” bile denemez. Çünkü Karabağ savaşı ile HDP’ye yönelik saldırı bir bütünün parçalarıdır. Yazıda bunu anlatmaya çalışacağız. Fakat, son sözü baştan söyleyelim: Hem Karabağ savaşının hem de HDP operasyonunun asıl nedeni Bakü petrolleridir; emperyalist TC Devletinin Bakü petrolleri üzerindeki söz ve karar hakkını artırma amacıdır, niyetidir. Niye?
Geçmişte ve Dünyada yaşanmış savaşların ön süreçlerini okuyarak veya yaşayarak bilen herkesler bilir: savaş çıkartmak isteyen devletler silahları “dışarıdan” önce “içeride” patlatırlar. Yani, cephe gerisini sağlama almak bir savaş kanunudur. Gerisi sağlam olmayanlar asla kimseye karşı savaş açamazlar. Emperyalist TC devletinin “şimdilik” cephe gerisi Kürt halkıdır; onun örgütlü güçleridir. Etkili ve yetkili partiler içerisinde HDP’den başka Türk Devletinin savaş politikalarına karşı çıkan/çıkacak olan başka bir güç bulunmamaktadır. İşte bu nedenle, emperyal amaçları için her sınır dışı askeri güç kullanımından önce TC Kürt halkına ve onun örgütlü güçlerine saldırılar düzenler. Olabildiğince kollarını ve kanatlarını kırmaya çalışır. Özellikle “siyasi soykırım”a yönelir. Toplumu başsız bırakmak için en azından zindanları Kürt siyasetçilerle doldurur. Elbette ve bilinir ki; Kürt halkına ve onun siyasi temsilcilerine yönelik saldırıların tek nedeni dış askeri saldırılar değildir. Diğer nedenleri de içinde, Türk devletinin en büyük korkusunun Kürt Ulusunun özgürlük isteği,kendi yazgısını kendi ellerine alma hakkına sahiplenmesi olduğu aşıkardır.
Ondandır ki; altı yıl öncenin Kobani dayanışması bahanedir. Anlaşılan o ki; belediyecilikte çok iyi bir örnek olan Kars’ın yöneticileri de içinde, cephe gerisi temizliği kararı en son yapılan ve olağandan uzun süren MGK toplantısında karar altına alınınmıştır. Yalnızca bundan bile Azeri/Ermeni savaşının kararının daha önceden verilmiş olduğu ve bundan TC yönetiminin haberdar olduğu sonucu çıkar. Ve savaş kararında TC devletinin yetkili mekanizmaları doğrudan belirleyen değilse bile etkileyen ve teşvik edendir. Bu savaşın lojistik güzergahının Erzincan, Erzurum, Kars hattı olacağını söylemeye gerek var mı! Savaşın durdurulmasına yönelik dış müdahaleler, özellikle Rusya’nın rest çeken tutumu gecikirse eğer, hep birlikte göreceğiz ki; geçmişte İŞİD’e silah taşıyan tırlar bu kez Kars yollarında olacaklardır. Ayrıca ve özellikle hatırlatırız, Azerbeycan ordusunun oldukça sık kullandığı insansız hava araçları, görüntüleri de somut bir kanıtır ki, TC savaşın doğrudan tarafıdır.
Bir noktanın daha altını peşinen çizelim: TC devletinin emperyal amaçlarını uygulamaya koymak için acelesi var. Hem de çok acelesi var. Acelesi var çünkü; son kırk yıldır Türkiye’de iktidar olanlar Türkiye’nin nesi var nesi yoksa satıp savurdular. Bu satışlardan elde edilen paraların bir kısmını aralarında paylaştılar ve yediler ama, geri kalanı ile de askeri moderinansyonu sağladılar; Devleti küçültüler ve harekat kabiliyetini artırdılar. Güne uygun Osmanlı ruhunu sahaya sürmenin ön hazırlıklarını bu anlamda olmak üzere epeyce ilerlettiler. Ancak, Osmanlı gibi onun torunlarının da üretim zemini (ekonomik anlamda) oldukça zayıf. Toplumun ve devletin ihtiyaçlarını asgari düzeyde karşılayabilecek üretim kapasitesine sahip olmayan Türkiye ekonomisinin krizi her geçen gün büyüyor. Yoksulluk açlığa doğru hızla yol alıyor. Üretimle tüketim arasındaki makas üretim aleyhine epeyce açılmış durumda. Devletin ihtiyaçlarını karşılamak ve açlığı asgari düzeyde tutabilmek için ise, Türkiye’yi yönetenlerin aklına gele gele Osmanlı sultanlarının izlediği yol ve yöntemler geliyor. Bir yerlere, bir başka ülkeye askeri saldırı düzenlemek, oraları işgal ve talan etmek; elde edilen ganimetlerle acil ihtiyaçları karşılamak ve başarabilirse ilhak ettiği yerleri sömürgeleştirmek…Yani dış gelir kaynaklarını süreklileştirmek…Haraçla yetinmemek; haracı düzenli vergiye dönüştürmek. Böylece ekonominin gelir ve gider dengesi arasındaki açığı kısmende olsa azaltmak. Kısaca; iflasın eşiğinde olan Türkiye ekonomisini acilen iflastan kurtarmak telaşıyla savaş ipine sarılmış durumdalar.
Sudan’da yenilmiş olsalar da, çoktandır kimi Orta Afrika ülkelerinde asker bulunduruyorlar. Orta Afrika ülkelerinde İç savaşların tarafı olmaktan çekinmiyorlar. “Arap Baharı” Libya’ya ulaştığında, yıkılıp viraneye dönmekte olan Libya iştahlarını kabartmıştı. Hatırlanır; Libyanın yıkım savaşının sevk ve idare üssü İzmir’di. O zaman Fransa’nın müdahalesi ile Libya inşaat sektörünü ele geçiremeden gerisin geri dönmüşlerdi. Libya’da iç savaş yeniden kızışınca, bu kez önemli bir askeri güçle Libya topraklarına gittiler ve hala oradalar. Umuyorlar ki zengin Libya petrollerinden pay alacaklar. Suriye iç savaşının çıban başı Ankara’yıdı. Paralı askerlerle (İŞİD’çilerle) sonuç alacaklarını umdular. Der Zor petrollerini ele geçirme; Şam’da ve Emeviler camisinde namaz kılma hayalleri Rusya tarafından engellendi. Fakat TC’nin emperyal amaçları tümden gemlenemedi. Şimdi İdlip şehri ve çevresi işgalleri altında. Kürt yurdunun bir parçası olan Afrin’deki işgali ilhaka doğru götürüyorlar. Kobani-Kamışlı arasında 15 km derinliğe kadar indiler. Yani oralarda da Kürt ve Arap topraklarını askeri işgal altında tutuyorlar. Güney Kürdistan’ın ise 1923’lerden beri işgali düşünülen topraklar arasında olduğu her Kürdün malumu. Yani TC’nin emperyal amaçlarının başında Musul ve Kelkük petrollerine el koymak var.
Bu savaş politikaları ve Emperyal amaçlar günümüzün sorunu ve konusu değil. Sömürgeci politikalar Osmanlı’dan devralındı. Güç ve konjötüre uygun olarak güncellendi. Her fırsat yakalandığında da uygulamaya konuldu. Geriye dönük uzatmadan belirtelim: Nüfüsünün kahir ekseriyeti Arap olan Hatay’a 1938 yılında el konuldu. Hem de Fransa gibi bir Emperyaliste rağmen. Üstelik referandum oyunuyla. ABD’nin başını çektiği batı dünyasının hep birlikte karşı çıkmasına rağmen Kıbrıs adasının yarısı 1974’te işgal edildi. Yoğun ekonomik ambargolara ve diplomatik baskılara rağmen işgal halen südürülmekte. Daha dün ve Birleşmiş Milletler kararına rağmen Kıbrıs’taki Maraş şehri yerleşime açıldı.
Fakat şunu özellikle vurgulayalım: 12 Eylül darbesiyle yeniden gündeme sokulan Emperyal amaçlar Özal zamanında düşünsel netliğe kavuşturuldu. Hatta o dönem kimi pratik adımlar da atılmıştı. Bulgaristan özelinde “soydaş “politikaları, Azebeycan’ın iç işlerine müdahale; diğer Türki cumhuriyetlere abilik taslama vb’leri gibi. “Adriyatikten Çin seddine” kadar diyerk belirlenen coğrafik alan, daha sonra kuzeye değil ama, güneye doğru epeyce genişletildi. Yemen’e, Afrika ortalarına kadar fiilen el atıldı. “Bir koyup on almak” kafası 1990’lı yıllarda Kürtlerin ulusal direnişi yükseltmeleri nedeniyle kısmen sekteye uğradı. Fakat, legal ulusal harekete karşı kullanılan haksız ve ölçüsüz devlet terörü ile PKK’nin silahlı mücadelesi karşısında elde edilen teknolojik üstünlük son yıllarda TC’yi asıl gündemine yeniden döndürdü. Emperyal politikaları yeniden ve sıcak bir biçimde gündeme sokmanın zamanının geldiği sonucuna varılmış olunmalı ki; savaş politikası epeyden beri uygulama alanına sokulmuş durumda. Şimdiki Türk devlet aklı bu savaş politikaları toplamına “Stratejik Derinlik” diyor. Suriye iç karışıklığını fırsat bilip savaş ve işgal politikalarının fitilini dışa dönük olmak üzere yeniden ateşlediler.
TC devlet ortak aklında “MİSAK İ MİLLİ” hep taze tutulmaktaydı. Son Osmanlı Meclis i Mebusanının karar altına aldığı “Misak i Milli sınırlarını savunma” kararının öteden beri Emperyal amaçların bahanesi yapıldığının altını bir kez daha çizelim. Şimdilerde TC devletinin kalemşörlerince açıkca dillendirilen “Batı Trakya, 12 adalar, Girit ve güney Kıbrıs, Ege ve Akdenizin kimi uluslararası suları, Hatay ilinin güney ucundan başlatılıp Halep’in 15 km güneyinden Kelkük’e ve oradan İran sınırına uzanan çizginin kuzeyi Misaki milli” sayılmaktadır. Anlamak isteyen herkesler anlayacak, görmek isteyen herkesler görecektir ki; kimi zaman birinci, kimi zaman da ikinci ve üçüncü ağızlardan sözünü ettiğimiz Emperyal amaçlar açıkca ve sürekli bir biçimde dillendirilmektedir. Yalnızca dillendirilmemektedir. Yukarıda geçmiş ve güncel örneklerini sıraladığımız somut yaşanmışlıklardan da anlaşılacağı gibi Emperyal politikalar uygulamaya da konmaktadır. İşgal ve ilhakçılıkta bir süreklilik vardır. Kuzey Kürdistan ve Hatay örnekleri ise özgün bir sömürge politikasının TC tarafından hep uygulana geldiğinin göstergeleridir.
Kabul edilir ki, amacın gerçekleştirilmesi, düşünsel politikaların sahada uygulanması iç ve dış koşulların lehte uygunluğunu gerektirir. Yalnızca koşulların uygunluğu da yetmez. Kurtlar sofrasından (azıcık da olsa) pay kapacak kadar ortak akla ve deney birikimine de sahip olmak gerekir. Türkiye’yi “yarı sömürge”, “ büyük Emperyalistlerin bölgedeki kuklası” gibi görenlere hatırlatırız: TC; sömürgeci Feodal Osmanlı imparatorluğunun mirasçısıdır. 621 yıllık bir devlet geleneği vardır. İran, Rusya, Çin gibi devletler yanında, yani en tecrübeliler arasında sayılmalıdır. Asla ve asla hafife alınmamalıdır. Dünyanın en aktif politik aktörleri tarafından da hafife alınmamaktadırlar. G-20 içerisine tesadüfen alınmamıştır. Osmanlı nasıl İran şahlığının ve Bizans imparatorluğunun, hatta Abbasilerin devlet geleneklerinin ikliminde serpilip gelişmişse, nasıl üç kıtaya yayılan sömürgeci (Feodal) bir imparatorluk olmuşsa, onun mirasçısı devraldığı mirasa uygun davranış özelliklerine sahiptir. Evet, ekonomik olarak zayıftır. Bilimde ve teknikte çoraktır. Ama köklü geleneklere sahiptir. Yönetme sanatını iyi bilmektedir. Planlı programlı ve uzun erimli politikalar uygulamakta ustadır. Yalnızca sayısal değil, harekat kabiliyeti olarak da güçlü bir orduyu hep besleye gelmiştir. Talancıdır. Kolay yoldan kesesini (kasasını) doldurmakta mahirdir. Onun için gözü hep başkalarının pazarında ve kaynaklarındadır. Uygun koşulları kollamakta benzerlerine rahmet okutur. Savaş ve diplomasinin her türlü karanlık dehlizlerinde her daim vardır ve ustaca gezinir.
Yeri gelmişken belirtelim: Koşulların TC devleti aleyhine olması durumu ve ortamı dışında ona hiç bir başka Emperyal güç geri adım attıramamaktadır. Bunun istisnası ise Rusya ve İran’dır. İran ve Rusya ile ipleri germemek için olanca özen gösterilmektedir. Örneğin; Azerbeycan halkına (Kuzey Azerbeycan) sahip çıktığını, her hal ve şartta desteğini sürdürdüğünü durmadan yineleyen TC Devleti; Kuzeyin üç katı nüfüsa sahip olan ve hiç bir ulusal hakkı bulunmayan Güney Azerbeycan’ın lafını bile etmez. Yaklaşık 35 milyon civarında olan Güney Azerileri o meşhur “soydaş” politikaları içerisinde dahi değildir. Çünkü sömürgeci İran devletidir muhattab. O, en az kendisi kadar köklü devlet geleneklerine sahiptir. TC’den de zengindir. Kolay kolay dalaşılmaması gereken düşman sayılması uzun yılların tecrübesinin ürünüdür.
Yukarıda belirtik; Emperyal politikalar izleyebilmek için koşullardan birisi de ortak devlet aklına sahip olmaktır. TC, tüm tarihi boyunca devlet ortak aklıyla hareket etmeye özen gösterenlerdendir. 1950’lili yılların ikinci yarısı (Menderesli yıllar) ve AKP-Fetullah Gülen ittifak yıllarının orta zamanları istisnai yıllardır. Şimdi mi? Anlamak için kafa yoran herkesler bilir ki; daha dün Ergenekoncuları (derin devletçileri) hapse atıp yargılayanlar tez elden Fetö ittifakını bozup hapse attıklarıyla iktidar ortaklığı yolunu seçtiler. “ Tayyip’i yüce divana göndermezsem namerdiiiiimmm” diye bağıranlar “ 82. 83., hatta 84. il plakalarına hazır olmalıyız” diyerek devletin koltuk değnekciliğni canla başla üstlendiler. Yalnızca bunlarda değil; “Yeni Kapı Ruhu”nu çoğumuz hatırlarız. Kürtlerin siyasi temsilcileri ve bir avuç solcular sayılmazsa, herkesler ordaydı. Sonra “Samsun çıkartması”da yaptılar. Kısa kesmek için “ AKP-MHP İktidarı/AKP-MHP Faşizmi” gibi tanımlamaları hergün kullananlara hatırlatalım. Bu bir ağız alışkanlığı veya siyasi saflık değilse eğer, yalnızca ve yalnızca hükümete ve hükümet eden partilere muhalefet etmektir. Devleti es geçmektir.
Reforumculuğun farklı bir ifade tarzıdır. Hükümet değişikliğini yeterli görmektir. Muhalefetmiş gibi duranların suç ortaklığını görmezden gelmektir. Sermayenin iktidar yedeklemesini bilmemektir. Yine de niye mi? Hükümlü Enis Berberoğlu’nu hastahaneden gönderdiği bir selam mesajıyla tahliye ettiren Deniz Baykal “Libya politikası BİZİM politikamızdır “ diye basbas bağırdı. Açıkca “Her düzeyde kendi politikamıza sahip çıkmalıyız” dedi. Kürt halkının seçme ve seçilme hakkını devlet yok sayar, tüm seçilmiş belediyelere kayyum atanırken demokrasinin “D”si akıllarına gelmeyenler; HDP’li milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığının ellerinden alınmasına ‘Evet’ diyenler ve her dışarı asker gönderilmesi teskerseini onaylayanlar daha dün birinci ağızdan söylediler: “ Güney sınırlarımızda PYD Kürt devleti kuruyor” diye. Yani önceliği Rojava’da devletleşmeyi engellemeye verin diye ortakları uyarıldı. CHP’nin hali bu. Yani iktidarın “dış” ortağı. Özetin özeti şu: Türkiye’de asgarinin asgarisi burjuva demokratik anlamda herhangi bir burjuva partisi bulunmamaktadır. Mevcut Anayasayı değiştireceğini söyleyen, laftada olsa,” Ben hukukun üstünlüğünü savunuyorum” diyen; ulusal egemenliğin ikinci elden ve meclis tarafından temsil edilmesinden yana olduğunu belirten; başkanlık sistemine ve onun atadığı hükümet modeline karşıyım” diye haykıran kimseler yoktur. “ Devlet kasasından onca imamın beslendiği, Diyanet işleri başkanlığının Devletten, üç bakanlık bütçesi toplamından daha çok para aldığı sistem laik değildir” diyenleri duyan eden var mı? Tüm burjuva partiler Devletin birer birimi konumundadırlar. Devlet ortak aklının siyasi plandaki şubeleri olmayı kabullenmişler.
İşte bu ortak aklın ortak kararları gereği TC Emperyalizmi epeyce yoğun bir savaş politikasını oldukça geniş bir alanda sürdürüyor. “Yiğidi öldür, hakkını inkar etme” kabilinden söyleyelim ki, şimdilik ve epeyce başarılar da elde etmiş durumda. Neredeyse resmi sınırları içerisindeki toprakların yarısı kadar bir alanda asker bulunduruyor. İşgal ettiği topraklardaki varlığını sağlamlaştırıyor. Yani gittiği yerlerde geçici değil. Oralardan sökülüp atılması gerekiyor. Nasıl bugüne kadar Kuzey kürdistandan sökülüp atılamamışsa, Afrin aynı akibetin eşiğinde. İdlip’de öyle. Güney Kürdistan ilk elden tehdit altında. Libya ve Azerbeycan’dan kovulmadıkça çıkmayacak ve çekilmeyecektir. Afrin’de olduğu gibi tüm işgal ettiği toprakların zenginlik kaynaklarını talan edecektir. İlhak ettiği topraklarda yaşayan halkları kısa zamanda değil ama, zamana yayarak sömürgeleştirmek isteyeceğini , bunu deneyeceğini not edelim.
Başa dönüp şu Azeri–Ermeni savaşı gibi gözüken Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili bir özetleme yapalım. Karabağ’da bir anlaşmazlık konusu olduğu açık. Üzeri ötülen noktalardan birisi şu: Karabağ’ın batı bölümü baştan aşağı orada yaşayan Kürtlerin toprakları. Kürdistan a Sor denir o topraklara. Ermenilerin veya Azerilerin bu toprakları sahiplenmeleri haksızlıktır, doğru değildir. Dağlık Karabağ’ın geri kalan büyük parçasında ise Ermeni ve Azeri halklar birlikte yaşarlar. Bölge Azerbeycan içerisinde, fakat halkının büyük çoğunluğu Ermenidir. Anlaşmazlığa nüfüs yönünden bakarsanız Ermenistan, coğrafya yönünden bakarsanız Azerbeycan yönetimi haklı gibi gözükür. Fakat biliniyor ki, geçmişte bu anlaşmazlık sorunu o topraklarda yaşayan halka sorulmuş. Nasıl yaşamak istedikleri referanduma sunulmuş. Halk büyük ekseriyetle bağımsızlıktan yana oy kullanmış. Yani halk demiş ki; ben
Ermenistan’la da birlikte yaşamak istemiyorum, Azerbeycan’la da. Halkın bu kararı her iki ülke yönetimlerince kabul edilmemiş. Geçmişteki Karabağ çatışmalarının asıl nedeni bu. 1991-1994 yılları arasında süren savaş sonucunda Bölgede yönetimini Ermenistan ele geçirmiş. Çünkü nüfusun nerdeyse % 80 ni Ermeni. İnsansız toprak parçasının çok da önemi olmayacağına göre ve de uzunca bir süreyi alan barış görüşmeleri uzadıkça uzasa da, savaşla çözüm yoluna gitmek, onca asker ve sivilin ölmesinden yana olmak savunulamaz. Yalnızca bu nedenle bile savaşı çıkarana dur demek gerekir. Savaşı başlatan ise görünürde Azeri yönetimidir.
Fakat köy öyle görünmemektedir. Rusya askeri gücünün Azeri topraklarında bulunmamasını, ABD’nin gerileyen etkinliğinin Kafkaslarda oldukça zayıflamasını fırsat bilen Türkiye yönetimi ön Kafkasyaya el atmış durumdadır. AKP’nin hükümet olduğu dönemler içerisinde yapılan petrol ve gaz taşıma hatları onun elini güçlendirdi. TC, hem Bakü petrollerinin hem de Hazar doğal gazının pazarlayıcı ortağı durumuna geldi. Bu gelir kapısını daha da büyütmek istemesi para kanununun doğal bir sonucudur. Petrol ve doğal gaz borularından daha çok paranın akması için ise taşımacılıktan mal ortaklığına geçiş yapması gerekir. Bu geçişi sağlamanın, yani Azeri yönetimi ile ortaklık anlaşması imzalamanın ilk akla gelen yolu ise” tarihi Karabağ sorununu kaşımaktan geçer” denmiş olmalı ki,savaş kışkırtıcılığında, bilgi kirliliğinde ve fiili destekte hiç bir kural tanınmıyor.
Son iki günüdür ise telefon trafiği devreye sokularak Putin’in, yani Rusya’nın nabzı ölçülmek isteniyor. Yani savaşın gidişatı Rusya’nın tavrına bağlı.
Son bir not: Türkiye’nin Emperyalist bir ülke olduğunu ve Emperyal amaçlar güttüğüne ilişkin itirazı olanlara Lenin’i yeniden okumasalar dahi, hiç olmazsa sözlüklere bakmalıdırlar.

12 Ekim 2020

Bölüme ait diğer yazılardan!

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM !

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM ! Sömürgeci Türk devletinin …