Çarşamba , Mayıs 22 2024
Home / Güncel / İRAN DEVRİMİ NEREYE GİDİYOR?

İRAN DEVRİMİ NEREYE GİDİYOR?

Şu günlerde İran’da işçi ve emekçiler, kadınlar, gençler, hatta çocuklar sokaklarda ”Kahrolsun Diktatörlük” diyerek teokratik – faşist diktatörlüğe karşı başkaldırıyorlar. Bugün olanları anlamak için geçmişe bakmakta fayda var. Aşağıdaki yazı TKEP – KKP yayın organı Birlik Yolu gazetesinin 25 Temmuz 1981 tarihli ve 14 nolu illegal baskısından alınmıştır. İlk baştaki kısa bir bölüm, Leninist devrim teorisinin kısa bir özetidir ve İran’ın o andaki durumuyla doğrudan bağlantısı yoktur. O yüzden bu bölüm alınmamıştır.

Yazarı 12 Eylül cuntası döneminde esas olarak yurtçinde kalmasına rağmen, özellikle MK Plenumları, Parti Kongreleri ve Konferansları nedeniyle zaman zaman Suriye’de bulunduğu ve başta Filistinli örgütler olmak üzere Ortadoğu’lu devrimci, komünist örgütlerle direkt ilişkiler kurabildiği için konusuna hâkim biridir. Yani, deyim uygunsa, ezberden atmıyor.

İranlı örgütlerden bilhassa Fedailerle dayanışma ilişkileri 70’li yıllara kadar dayanıyor. THKO’nun kır gerillasının dağılmasından ve örgütün ağır darbeler almasından sonra Filistinli devrimci örgütlerin kamplarına ulaşmayı başaran Avni Gökoğlu, Teslim Töre, Ergun Adaklı ve öteki THKOlular İran devrimcileriyle ilk enternasyonal ilişkileri kurdular. Bu ilişkiler Türkiye’de 12 Eylül darbesi gerçekleştikten sonra Suriye’ye geçen kimi TKEP yöneticilerinin oradaki İran devrimcileriyle ve Türkiye’de faaliyet yürüten TKEP yöneticilerinin ise Humeyni’nin azgın teröründen kaçmayı başararak Türkiye’ye geçen İran’lı devrimcilerle kurdukları ilişkilerle devam etti.

İran devrimci örgütleri teokratik – faşist islam rejiminin darbeleri altında ağır kayıplara uğradılar; yurt içinde toparlanmalarına fırsat tanınmadı. 80’li yıllarda Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan gibi yerlere giden ve buralarda Kürdistanlı ve Türkiyeli örgütlerle ilişkiler kurabilen İranlı devrimciler, zamanla buralarda barınamaz hale geldi ve Avrupa’ya geçtiler. Avrupa’da içe kapalı örgütsel varlıklarını koruyan İranlı devrimci örgütlerle yeniden enternasyonal ilişkiler kurmak, hele de İran halklarının şimdiki ayaklanması esnasında, büyük önem taşıyor. Bunun için ise biraz gerilere gitmek ve İran devriminin nasıl karşı – devrime dönüştüğünü hatırlamak gerekiyor. Bu yazının buna hizmet edeceğini umarız.

– redaksiyon

İRAN DEVRİMİ NEREYE GİDİYOR?

Şah’ın faşist diktatörlüğüne karşı yapılan devrime, tekelci kapitalist egemenlik dışında kalan burjuvazinin önemli bir bölümü de dahil, bir çok sınıf ve tabaka katıldı. Bu sınıfsal karmaşa içinde proletaryanın siyasal etkinliği ise son derece yetersiz kaldı.

Proletaryanın örgütlülük ve bilinç düzeyi devrimin çapına ve siyasi muhtevasına göre oldukça geriydi. Her şeyden önce güçlü bir siyasal parti önderliğinden yoksundu. Bu nedenle burjuvazinin ve onun peşinden sürüklenen küçük burjuvazinin ideolojik ve siyasi etkisi altında kaldı. Şah diktatörlüğünün yıkılmasından sonra kurulan siyasi iktidarda söz sahibi olamadığı gibi, yeni iktidar üzerine kendi bağımsız sınıf çizgisi temelinde aşağıdan etkin bir baskı gücü de oluşturamadı. Bu duruma gelmesinde, işçi sınıfı adına oportünizmi savunan TUDEH’in burjuva kuyrukçu politikası büyük bir rol oynadı.

Meydanı boş bulan burjuvazinin Şah rejimi ile çelişki içinde olan kesimleri iktidara el koydular. Üstelik yeni iktidarda söz sahibi olmayan sadece proletarya değildi. Aynı durum, küçük burjuva radikal kesimler ve onların siyasi temsilcisi olan HALKIN MÜCAHİDLERİ için de söz konusuydu.

Daha da açacak olursak, İran’da devrimden sonraki tablo şudur: Bilinç ve örgütlenme düzeylerinin düşüklüğü nedeniyle, emekçi halkların ve işçi sınıfının devrimden elde ettikleri somut kazanımlar, onların devrime katılımları ve oynadıkları aktif rol göz önüne alındığında çok sınırlıdır.

Bu nedenle İran burjuvazisinin, birbirleriyle çelişkisi olan, ama İran işçi ve emekçilerinin, ezilen uluslarının devrimci atılımları karşısında her zaman uzlaşan iki ayrı kanadı iktidara ortaklaşa el koydu. Bu iki kanattan biri, eskiden Musaddık’ın ”Milli Cephesi”nin temsil ettiği liberal burjuvazi; diğeri ise Mollaların temsil ettikleri ticaret burjuvazisi ve eşraftı. Burjuvazi, ilk elde devrimi frenlemek, denetim altına almak ve toplumsal amaçlarından saptırmak için eli kolu sıvadı.

Yeni yönetimin ilk işi kitleleri ellerindeki silahları teslim etmeye çağırmak; devrim sırasında ortaya çıkan işçi ve köylü şuralarını dağıtmaya, ezilen ulusların, Kürtlerin, Türkmenlerin kendi geleceklerini tayin etme girişimlerini zorla ezmeye çalışmak; karşı çıkanlara ise CİHAD açmak oldu. Molla Humeyni yönetimi vasıtasıyla, burjuvazi bütün bu devrimi durdurma girişimlerini sürdürürken, diğer taraftan kitlelerin devrimci sarhoşluğunu, anti – emperyalist potansiyelini sömürmek için, Amerikan Büyükelçiliğini bastırıyor, anti – Amerikancılığı kimseye bırakmıyordu.

Bu koşullar altında: İran’daki siyasi hedefleri belirsizleşmiş devrimci sarhoşluğa (Lenin’in deyimiyle) sirke sıkılmadan, proletarya bağımsız bir siyasi çizgiyle bu sarhoşluktan derhal kurtarılmadan, burjuvazinin devrimi frenleme ve sömürü düzenini devam ettirme çabalarına karşı kararlı bir mücadele verilmeden, liberallerin ve mollaların küçük burjuvazinin üzerindeki etkisi kırılmadan ve ezilen ulusların mücadelesiyle güçlü bir ittifak kurulmadan, devrimin ileriye götürülmesi ve TOPLUMSAL DEVRİM’e dönüştürülmesi mümkün değildi.
Proletarya, artık, Şah’a karşı mücadeleye katılan bütün güçlerle, daha ileriye doğru da birlikte yürüyemezdi. Bütün bu güçler arasındaki eski gayri – resmi ittifak korunamazdı. Ürkek de olsa, monarşist – faşist rejimin eski kalıntılarının sadece bir kısmını (örneğin orduya dokunulmadı) dağıtma çabaları dışında, yeni mollalar yönetiminin desteklenmemesi gerekirdi. İşçi ve emekçi kitlelerin daha ileri kazanımlar elde edebilmesi, kapitalizmin bir daha geri gelmeyecek biçimde tasfiye edilmesi yolunda, yeni burjuva iktidara soldan muhalefet edilmesi gerekiyordu. Devrimci süreci kesintiye uğratmadan ileriye götürebilmek, yığınların muazzam devrimci atılımını bu yola kanalize etmek için doğru taktik buydu.

DEVRİMCİ GÜÇLERİN HUMEYNİ İKTİDARINA KARŞI POLİTİK TAVRI

Şimdi ise, proletaryanın ve küçük burjuva radikallerin bu gidişat içindeki tutumlarına bakalım:

Devrimden önce, İran’da sözü edilir bir etkinliği kalmamış ve yurt-dışı bir oportünist grup haline düşmüş olan TUDEH, yeni burjuva yönetimi ve bunun içindeki ana eksen olan Humeyni ve İslami Cumhuriyet Partisi’ni kayıtsız şartsız destekledi. Hatta bu nedenle, Kürt ulusunun mücadelesine tam karşıt bir cephe aldı. Taktiği basitçe şu idi: ”Humeyni’yi ne kadar desteklersem, siyasi hayatta o kadar etkin olabilmek için fırsat bulurum”… İşte oportünizm…

Faşist şah diktatörlüğüne karşı mücadelede en etkin politik güçlerden biri olan, islamcılıkla -sosyalizmi birleştirmeye çalışan, küçük burjuva radikallerinin temsilcisi Mesut Recavi’nin önderliğindeki, HALKIN MÜCAHİDLERİ ise ilk önce kendilerini İran’daki devrimci sarhoşluğa kaptırdılar. Humeyni yönetimi ile aralarındaki ayrımı netleştiremediler. Ama siyasi gelişmeler içinde, bu örgütün muhalif tutumu gittikçe netleşmeye başladı.

Ayetullah Talegani’nin manevi önderi olduğu bu örgüt, Humeyni’nin ve İslam Cumhuriyet Partisi’nin despotizmine karşı, emekçilerin çıkarından yana olan daha demokratik bir düzen programı öneriyordu. Ancak, küçük burjuva niteliği gereği, köklü toplumsal ve ekonomik değişiklikler ileri sürebilecek durumda değildi. Yalpalamaktan kurtulamıyordu. Yine de, Humeyni iktidarından umduğunu bulamayan emekçi kitlelerin, islamcı yönü nedeniyle, kendilerine en yakın bularak etrafında olduğu bir örgüt durumuna geldi. Bu durum kendilerini, İslami Cumhuriyet Partisi’nin birinci derecede tehlikeli bir rakip olarak görmelerine neden olmuştur.

İran’da devrimci öncesi dönemde etkili, ama partisiz, mücadeleleriyle en etkin komünist örgüt durumunda olan HALKIN FEDAİLERİ’nin mollalar iktidarına karşı tutumu ise çelişkili ve belirsizdi. Kitlelerin devrimci atılımının durdurulmasına yönelen yeni iktidara karşı, ilk önce muhalif bir tutum aldı. Devrimi frenleme girişimlerinin karşısında durdu. İşçi ve köylü şur’alarının, ezilen ulusların, özellikle Kürtlerin ve Türkmenlerin mücadelesini destekledi. Silah bırakma çağrısını reddetti. Bu nedenle, mollaların vurucu gücü olan HİZBULLAHİ’lerin boy hedefi haline geldi.

Ancak yeni yönetime karşı izlenecek politik tutum, devrimin ileriye götürülmesi konusunda izlenecek taktik, bu örgüt içinde bir tartışma konusu idi. Nitekim bu tartışma, örgüt içinde iki ayrı politik ve ideolojik çizginin doğmasını getirdi ve örgüt ikiye ayrıldı.

HALKIN FEDAİLERİ’nin bir kanadı (ki, bunlara, Merkez Komitesi içinde azınlık oldukları için, ”AKALLİYET” yani ”Azınlık” denmektedir):

– Humeyni ve molla hareketinin, küçük burjuvazinin değil, ticaret burjuvazisinin temsilcisi olduğunu; şimdiki iktidarın, burjuvazinin bölükleri tarafından ele geçirildiğini, emekçi halk sınıflarını dışında bıraktığını iddia ediyordu. Dolayısıyla, proletaryanın kendi bağımsız çizgisi net şekilde ortaya konmalı, küçük burjuvazi ve ezilen ulus hareketleriyle ittifak yapılmalı; devrimi toplumsal kazanımlar doğrultusunda ilerletmek için, Humeyni yönetimine karşı devrimci bir muhalefet çizgisi izlenmeliydi.

– Bu çizginin devrimi zafere götürebilmesi için önce Leninist bir devrim programı ve komünist parti örgütlenmesi yaratılması gerekir. Bu amaçla, sadece devrimci gelişmenin günlük coşkusuna kapılmamalı, gündelik örgütlenme ve mücadele ile yetinmemeli; kalıcı bir Leninist örgüt çalışmasına girişilmelidir, görüşünü savunuyordu.

HALKIN FEDAİLERİ’nin diğer kanadı ise (”EKSERİYET”, yani ”Çoğunluk”):

– Humeyni yönetiminin küçük burjuvazinin iktidarını temsil ettiğini, devrimci ve demokratik olduğunu, dolayısıyla desteklenmesi ve ittifak yapılması gerektiğini iddia ediyordu.
– Aynı şekilde, proletaryanın bağımsız çizgisini netleştirecek bir Leninist devrim programı ve parti sorununa, geleceğe ait ”uzun vadeli” bir sorun olarak bakıyordu.

Bu ayrılıkla birlikte, doğal olarak, Halkın Fedaileri EKSERİYAT kanadı TUDEH çizgisine kayıyor ve onunla yan yana geliyordu. Her ikisinin de politik tutumlarının özü şudur: ”Bugünkü yönetim içinde, liberal burjuvaziyle İslami Cumhuriyet Partisi arasında çelişki ve mücadele vardır. Bu mücadelede, devrimi frenlemek ve İran’ı yeniden Amerika’ya yaklaştırmak isteyen liberallere karşı İslami Cumhuriyet Partisi desteklenmelidir. Zaten liberallerle mücadeleye girişmiş olan Humeyni’nin küçük burjuva demokrasisine karşı devrimci yönden bir muhalefet sürdürmek, karşı – devrimcilerin işini kolaylaştıracaktır.”

Bu anlayış doğal olarak, ezilen ulusların mücadelesine karşı tavırı da kendiliğinden doğurmuş; Irak savaşında da yeni yönetimin kayıtsız şartsız desteklenmesine götürmüştür.
Halkın Fedaileri AKALLİYET kanadı ise, burjuvazinin iki kanadı arasındaki mücadele olarak nitelendirdiği Humeyni yönetiminin iç çelişkilerine göre belirlenmiş bu politikanın, devrim sürecini ilerletmeyeceğini savunmaktadır. Bu nedenle İslami Cumhuriyet Partisi kanadı da dahil mevcut burjuva yönetime karşı DEVRİMCİ CEPHE çizgisinin izlenmesi gerektiğini, bu çelişkilerden ise mevcut yönetimi devirmek vee Halk İktidarını kurmak için yararlanmak lazım geldiğinde ısrar etmektedir.

İran’da devrimci kanatta yer alan belli başlı politik parti ve örgütlerin tutumları kısaca budur.

İran’da, etrafında fırtınalar kopmaya başlayan ve son günlerde Ben-î Sadr’ın cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılmasıyla dünya kamuoyunun ilgisini üzerine çeken, İran yönetiminin iç çelişkileri sorununa gelince:

Yeni iktidarın, başından beri iki ayrı burjuva kanadın uzlaşmasına dayandığını söylemiştik. Bunlardan birincisi, liberallerdir. Bunlara, Mehdi Bezargân, Kutbîzade, Yazdî, Ayetullah Şeriat Medarî, Amiral Madanî, mollalarla en fazla uyum kurma yeteneğine sahip olan Ben-î Sadr ve benzerleri dahildir. İkincisi ise, Humeynî’yi manevi lideri sayan, son suîkast sırasında ölen Ayetullah Beheştî önderliğindeki İslâmî Cumhuriyet Partisidir.

Liberallerin, Şah’ın petrol tekeli düzeni tarafından dıştalanmış olan sanayi burjuvazisini temsil ettikleri, kitlelerin devrimci ayaklanmasından korktukları, eski rejimin kalıntılarını yok etmek istemedikleri ve emperyalizmle ilişkileri düzeltmek istedikleri doğrudur.

Humeynî ve yandaşları, dış görünüşe bakılırsa, daha radikaldirler. Ama bu, hem abartılmamalı, hem de onların kitlelerin devrimci duygularını sömürme taktiklerine kanılmamalıdır. Gericilikleri sadece islâmcı düşünceleri savunmalarından ileri gelmemektedir. Humeynîciler, esas olarak, İran’da ”BAZAR” denilen ve çoğunlukla Şah’ın ”Ak Devrim”inden sonra şehirlere akan büyük toprak sahiplerinden ve eşraftan oluşan ticarî sermayeye ve çeşitli orta sınıflara dayanmaktadır. İrticaî karakterlerinin kaynağı bu sınıfsal konumlarıdır. Bir ekonomik sistem olarak kapitalizmden yanadırlar. Ama modern kapitalizmi temsil etmedikleri için, İran’ın çağdaş koşullarında ekonomik ve toplumsal hayatı, kapitalizm çerçevesinde bile, düzenlemekten acizdirler.

Ancak, Humeynîciler, eski faşist rejimin kurumlarına da güvenmemektedirler. Emperyalizmle kurulacak sıkı ilişkilerin, Şah döneminde olduğu gibi, yeniden büyük ve tekelci sermayenin siyasal konumunu güçlendireceğinin farkındadırlar. Liberallerle aralarındaki başlıca çelişki budur. Örneğin, liberaller, Şah’tan miras kalan düzenli ordunun güçlendirilmesinden ve ”Devrim Muhafızları”nın dağıtılmasından yanadırlar. İslâmî Cumhuriyet Partisi ise, düzenli orduya güvenmemekte ve bu nedenle de, ”Devrim Muhafızları”nın devamından yanadır.
Liberallerle Humeynîciler arasındaki iktidar kavgası, liberallerin teker teker devlet yönetimindeki mevzilerinden uzaklaştırılmasını getirmiştir. İki kanat arasındaki bir uzlaşmayı temsil eden Ben-î Sadr’ın cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılması ile de Humeynîciler, iktidarın tek sahibi olmuşlardır.

Bununla birlikte, bugün İran’daki kavga, burjuva basının yansıttığı gibi esas olarak burjuvazinin iki kanadı arasındaki mücadele değildir. Her iki kanat arasında, sınıfsal politikaları bakımından uzlaşmaz farklılıklar yoktur. Yönetimin her iki kanadı, işçi sınıfına, köylü hareketine ve ezilen ulusların ücadelesine aynı düşmanca tutumu almışlardır. Humeynî’nin işçi grevlerini ”günâh” sayması ve yasaklaması, işçi şur’alarını dağıtmak için yoğun çaba harcaması, onların işçi sınıfına olan düşmanlıklarının bir ürünüdür.
Liberallerle Humeynîciler arasındaki uzlaşma Ben-î Sadr’ın cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılmasıyla sona ermiş de değildir. Humeynî, aradaki köprüleri bütünüyle atmak yanlısı değildir. Liberallerin önderlerinden olan, Mehdi Bezargân’ın İslâmî Hürriyet Partisi, Humeynî’nin, yasal olarak çalışmasında sakınca görmediği başlıca partilerdendir.
Son Ben-î Sadr olayından sonra, İslâmî yönetimin kinini daha azgın biçimde kusmaya başladığı kesimler de liberaller ve Ben-î Sadr yanlıları değildir. Yönetim, terörünü Halkın Fedaileri AKALLİYET kanadına ve Halkın Mücahidleri’ne yöneltmiştir. Her gün bu örgütlerin üyeleri ve taraftarları karşı – devrimcilikle suçlanarak kurşuna dizilmektedirler.
Dolayısıyla, burjuva basında gösterilmeye çalışıldığı gibi, Ben-î Sadr’ın liberal muhalefetiyle, Halkın Fedaileri ”Azınlık” ve Halkın Mücahidleri tarafından sürdürülen devrimci muhalefet kesinlikle yan yana görülmemelidir.

Liberallerin geriletilmesi ve Humeynîcilerin iktidarın tek sahibi olmaları, İran’da devrim sürecinin bir ileri aşamaya geçtiği anlamına gelmez. Tersine, Humeynî rejimi gittikçe daha despotik bir nitelik kazanmakta ve halkın demokratik eğilimlerinin gelişmesine karşı durmaktadır. Kitleler Humeynî’den hızla yüz çevirmektedirler.
Ekonomik durum son derece kötüdür ve iktidar, durumu düzeltmeye muktedir değildir. İşsizlik ve hayat pahalılığı bir çığ gibi büyümektedir. Halk yığınları ”bunun için mi devrim yaptık, bunun için mi bunca kanımızı döktük?” diye durup düşünmektedir. Bütün bunlar, eğer devrimci bri alternatif çıkmayacak olursa, eğer işçi sınıfı sürecin bundan sonraki kısmına kendi damgasını vuramayacak olursa, liberal burjuvazinin güçlenmesi, kitlelerin tepkisi ve yılgınlığından emperyalist ve karşı – devrimci güçlerin istifade etmesi tehlikesini güçlendirmektedir.

Humeynî yönetimi kendisini destekleyen ya da kendisine karşı sert muhalefet sürdürmeyen parti ve örgütlere yasallık tanımakta; diğerlerini ise yer altına itmektedir. Böylece, gerçekte, yasallık silahıyla muhalefeti esir almaya çalışmaktadır. Şu anda İran’da, iktidar partisinden başka, TUDEH, Halkın Fedaileri ”Ekseriyet” kanadı ve Mehdi Bezargân’ın İslâmî Hürriyet Partisi yasal sayılmaktadır.

Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri ”Akalliyet”, PEYKAR denilen Arnavutluk yanlısı örgüt, Kürdistan Demokrat Partisi ve diğer Kürt örgütleri ise yasa – dışı sayılmaktadırlar.
Kısacası, İran Devrimini zorlu ve tehlikeli kader günleri beklemektedir. Toplumsal ve ekonomik yapıya çağdaş ve kesin bir biçim veremeyen Humeynî ve mollalar yönetiminin aczi giderek artmakta, buna uygun olarak da daha gerici bir nitelik kazanıp hırçınlaşmaktadır.

İşçi ve emekçi milyonlarca kellenin devrimden beklediklerini bulamaması ve siyasal çelişkilerin derinleşmesi, önümüzdeki günlerde İran’ı yeni gelişmelere gebe kılmaktadır.
Gelişen süreç, ya liberal burjuvazinin halkın yılgınlığa kapılmasıyla güçlenmesine, hatta yurt dışında pusuya yatmış olan Şah yanlısı tekelci burjuvazinin, ordu darbesiyle yeniden siyasal iktidarı ele geçirme teşebbüslerine yol açacaktır (ki bu, devrimin kesintiye uğraması demektir).

Ya da, devrimci muhalefet güçleri daha etkin bir rol oynayarak devrimi ileriye götüreceklerdir. Bu, komünistlerin doğru taktiklerine bağlıdır.

___________________________________________________________________________
birlik yolu sayı: 14 25 Temmuz 1981
BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ BİRLEŞİN..!
___________________________________________________________________________

Bölüme ait diğer yazılardan!

KÜRDİSTAN’A FÜZE ATANA, ATILAN FÜZEYE İMZA ATANA DA OY YOK! BARAN CEM

KÜRDİSTAN’A FÜZE ATANA, ATILAN FÜZEYE İMZA ATANA DA OY YOK! TC ve Kürdistan’da 31 Mart …