Çarşamba , Şubat 1 2023
Home / Makaleler / KKP MK POLİTİK RAPORU

KKP MK POLİTİK RAPORU

KKP MK POLİTİK RAPORU

Değerl yoldaşlar, değerli Parti delegeleri!
Şahsım ve MK adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Hoş geldiniz.
6. Kongremizin işçi sınıfımız, halkımız, ülkemiz ve Partimiz için yararlı sonuçlar üreteceği umut ve dileğiyle MK politik raporunu sizlere sunuyorum.
KKP’nin 30 YILININ KISA ÖZETİ:
KKP”nin değerli delegeleri, bugün itibariyle Partimiz 31 . yaşından 19 gün almış durumda. 30 yılı geride bıraktık. Kuruluş Kongremiz 15-16 ve 17 Mart 1982 tarihlerinde yapılmıştı. Kuruluş ilanını 21 Mart Newroz günü olarak belirlemiştik. O günler askeri faşizmin azgın terör estirdiği günlerdi. Devrimcilik adına yaprağın bile kıpırdamadığı o karanlık günlerde Partimizin 34 oya sahip 19 kurucu delegesi, Elazığ’ın Çarşı mahallesinin tek katlı bir evinde toplanıp heyacan ve tedirginlik dolu, ama bir o kadar da yoğun tartışmalı, umut ve heyacan dolu üç günün ardından Kürdistan Kominist Partisi’nin kurulmasına karar verdiler. Partinin adı, amblemi o Kongrede belirlendi. Bugünkü Proğramımızın ana çatısı ve Tüzüğümüzün iskeleti o zaman çerçevelendi.
Aramızda olsun yada olmasın, partimizin kuruluşunda söz ve karar sahibi olan, emeği geçen kurucu yoldaşlarımızı bir kere daha 6. Kongremizde selamlıyoruz.
Birinci Kongereye yaklaşık 10 yıllık bir ön çalışmanın ardından ulaştığımızı belirtelim. Bu 10 yıllık parti öncesi dönemin zeminlerinden birisi ; Demirci Kawa efsanesinden başlayıp 1938 Dersim katliamına kadar , ordan 68 gençlik aydınlanmasına uzanan halkımızın acılı tarihi ve bu tarihin bizlerin zihinlerinde bıraktığı izlerdir. Bir diğeri; TİP ve 68 öğrenci hareketleriyle Türkiye’de başlayan devrimci yükseliş dalgası ve bunun sonunda doğan THKO ve THKO- MB hareketleridir. Üçüncüsü; marksist- leninist teorıinin Türkçe olarak da olsa ülkemiz topraklarına ulaşmasıdır. Ve elbette 1950 ler sonrası kapitalizmin hızla Türkiye ve Ülkemiz topraklarında boy vermeye başlamasının yarattığı nesnel sonuçların toplumsal hayata ve insan zihnine yansımaları bizim asıl zeminimizdir.
Deniz, Hüseyin ve Yusuf’u idamdan kurtarmak için 30 Mart Kızıldere katliamında can veren Ömer Ayna , Cihan Alptekin ve daha sonra sınırda kalleş bir pusuya düşürülen Avni Gökoğlu THKO içerisindeki ilklerimizdir. Anıları önünde bir kere daha saygıyla eğiliyoruz. Ve Filistin halkıyla enternasyonel dayanışmada yitirdiğimiz Mustafa Çetiner, İmam Ateş ve Cevat Saim Çelen (Teğmen Ali) yoldaşlarımızı, 12 Eylül faşizminin darağacında devrimci onurun simgesi olmuş Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar yoldaşlarımızı, bir kaza sonucu kendi silahından çıkan kurşunla ölen İhsan Özsoylu’muzu, sivil faşist saldırılarda yitirdiğimiz Vakkas Kara, Bilal Turunç, Mustafa Kırmızıgül, Ahmet Çakmak, Doğan Gül, Şehmuz Bindak, Halil Altın, Arif Demir,Musa Ak ve Mehmet Yücel yoldaşlarımızı; işkencehanelerde yitirdiğimiz Halil Uluğ , Yusuf Ali Ebay ve Kazım Çakır yoldaşlarımızı; ağır işkencelerin sonucu olarak sağlıklarını yitirip erkenden aramızdan ayrılan Mustafa Akdeniz, Hüseyin Elmas, İmam Aygün, Mehmet Elmas, Gıyasettin Aslan, Celal Özcan, Kel Hoca, Hasan Türkmen ( Kör Hasso) Hüseyin Polat, Arap Keçeci, Mustafa Çubuk, Kürt Yahya ve Evrim Alataş yoldaşlarımızı; ölümlerin en acısından olan ve siyasi rekabet gibi anlatılması güç bir nedenle yitirdiğimiz Mehmet Ayık, Gürsel Bakır, Cemal Gülşen ve İhsan Yılmaz yoldaşlarımızı; “ şüpheli trafik kazaları” sonucu aramızdan ayrılan Döndü Bacı (Türkmen) ve Kalaycı Halil yoldaşlarımızı da 6. Kongremiz huzurunda saygıyla anıyor ve tüm devrimci duygularımızla selamlıyoruz.
THKO ‘nun asıl olarak Sovyet emperyalizmi tezi, ikincil olarak da Kürt sorununa bakış farkı nedeniyle bölünmesinden sonra Kürt gençlerinin çoğunlukla THKO/ MB içerisinde yeraldılar. THKO/MB içerisinde önlerine partileşmeyi koyan Kürt ve Türk kadrolar, daha işin başında bir Kürdistan, bir de Türkiye kominist partisi kurma ve bu iki partinin ortak üst merkezini oluşturma biçiminde özetlenebilecek örgütsel formülasyonda anlaşmışlardı. Bu anlayış doğrultusunda sürdürülen örgütsel çalışmalar Nisan 1980 de ve Adıyaman’nın Karalar köyünün bir mezrasında TKEP’in kurulmasıyla sonuçlandırıldı. Parti merkezi, kuruluşu ertelenen Kürdistan kominist partisinin kuruluş çalışmalarını yürütmek üzere K. Özerk Örgütü Geçici MK ‘ni atadı. İşte bu geçici MK iki yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede çalışmalarını tamamladı ve Partinin kuruluşunu gerçekleştirdi.
Tam da burada sanırız akıllara şu soru takılacaktır: Neden TKEP önce kuruluyor da, KKP nin kuruluşu erteleniyor? Bu gecikmenin belirleyici nedeni Türki bakış açısının etkin olmasıdır. Bu Türki etki yalnızca Türk kökenli kadrolarda değil, belli ölçülerde Kürt kadrolarda da vardı. Türkiye kesiminde kapitalizmin daha gelişmiş olması ve işçi sınıfının nitel ve nice olarak daha güçlü olması da TKEP ‘in kuruluşuna öncelik vermenin nesnel ve toplumsal nedeniydi.
Yine belirtmeliyiz ki, 12 Eylülün ağır baskı koşullarında ve kelle koltukta sürdürülen partileşme çalışmaları kısa sürede tamamlanmıştı ve Partinin kuruluşu gerçekleştirilmişti ama, varılan sonuç eksikliydi. Çünkü o günkü örgütsel yapımıza göre TKEP Kongresi KKP kongresinin üzerinde, TKEP MK’si de KKP MK’ sinin üzerinde örgütsel karar organlarıydılar. Yani özerklik sınırları içerisinde bir Partileşme gerçekleştirebilmiştik. Ve bu seviye, daha baştan öngörülenden de geri bir seviyeydi. Yani X ve Y partisi ve bunların koordinasyonunu sağlayan ortak merkez anlayışına bile tam olarak ulaşamamıştık.
Ve daha 1982 lerde anlaşılmıştı ki, özerk yapılanma bile TKEP’in birçok kadrosunca özümsenememişti. Onun için Partimizin adını 11. TKEP kongresinde Kürdistan Kominist Emek Partisi olarak değiştirmişlerdi. Buna rağmen KKP kadroları tüzüksel işleyişten şaşmadılar. Altında kendi imzamızında olduğu yasallıklarımıza uyuldu ve 1985 te yapılan 2. KKP kongresinde , günlük dilde bile pek az kullanılan KKEP adı yeniden KKP yapıldı. Ve en önemlisi ve sonraki TKEP içi gelişmeler nedeniyle bizim Parti kamuoyumuzca da iyi bilinmeyeni şudur: 1985 İstanbul Maltepe kongresinde TKEP’ten ayrılma ve bağımsız bir parti olarak politik faaliyetleri sürdürme kararı alındı. TKEP’in Şam’da yapılan üçüncü kongresi MK raporu görüşmeleri bitirilmeden Suriye polisinin müdahalesi sonucu yarım kaldığından ve o kongrede TKEP içerisinde ortaya çıkan bölünme nedeniyle oluşan kaos ortamında bizim kararlarımız resmiyet kazanamadı ve pek duyulmadı.
6 yıllık 12 eylül koşullarında çalışmanın getirdiği yorgunluklar, alışkanlıklar, kendine aşırı güven ve en önemlisi deTKEP’te oluşan kaosun bize yansımaları nedenleriyle Partimiz 1986 da ağır bir polis darbesi yedi. MK üyeleri ve 80 nin üzerinde yoldaşımız yakalandı. Bu ağır bir darbeydi. O güne kadar partimiz (Elazığ ve Dersim il örgütleri hariç) her ilde darbeler almıştı. Ama hep yerel ve dar sınırlar içerisinde darbeler yemiştik.
Geçerken vurgulayarak belirtelim; 86 darbesi de dahil, Parti kadrolarımızın işkencede ve zindanlarda esas tutumları direnmek olmuştur. İşkencede görülen kısmi zayıflıklar bile cezaevlerinde direniş çizgisine geri dönmüştür. 86 operasyonunda ajanlaşmış bir PKK taraftarının bir noktada gerçekleştirdiği ihbar sayılmazsa, 90 ortalarına kadar T.C Partimiz içerisine bir ajan bile sokamamıştır.
Ve yine geçerken vurgulayalım ki, 86 darbesi ağır örgütsel sonuçlarına rağmen mahkemelerdeki siyasi savunmalar ve cezaevlerindeki kararlı direnişlerle Partimizin kendi adıyla ve bağımsız kimliğiyle kamoyunca tanınmasında önemli rol oynadı. Bu süreç 1990 İstanbul İçerenköy’de yapılan 3. Kongremizde tamamlandı. Resmiyet kazandıramadığımız 85 kongre kararlarımız 90 da ve daha bir üst düzeyde resmiyet kazandı.
90 Kongremiz bizim açımızdan yeniden kuruluş kongresi anlamındadır. Bağımsız parti kararına bu kongrede netlik kazandırıldı; 86 darbesinin açtığı yaralar bu Kongrede sarıldı; TKEP li eski yoldaşlarımızın sessiz itirazlarına rağmen KKP kadrolarının bağımsızlıktan ve dostluktan yana kararlı ve olgun tutumları net olarak o Kongrede yaşandı ve de o Kongre üzerimize çöken reel sosyalizmin ağırlığının altından kalmamamızın moral ve motivasyonunu yarattı.
Partimizi 3. Kongreye, yeniden kuruluş kongresine taşıyan öznel nedenleri şöyle sıralayabiliriz:
-Birinci kongre öncesi ve sonrasında Ülkemizin iç kesimlerinde (Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Mardin ve Batman başta olmak üzere) 12 eylül koşullarında sürdürülen mücadele ve bunun Partimize kazandırdığı artılar. Çünkü o dönemde bizden başka örgütlü çalışma sürdüren hemen hemen hiç kimse bulunmamaktaydı. Ayrıca ülkemiz derinliklerine daldıkça, sorunlara Ülke gerçeklerinden bakma da doğal bir sonuç olarak ağırlık kazanmaya başladı.
-TKEP 2. Kongresinde açıkca anlaşıldı ki, birlikte olduğumuz ve ortak değerler yarattığımız yoldaşlarımız halkımızın ve Ülkemizin sorunlarına Türki ve misaki millici bakışı tam olarak aşamamışlardır.
-Kürt kökenli fakat, yoğun asimilasyon etkisi altındaki kimi KKP kadroları da çeşitli nedenlerle Parti saflarından ayrılınca, ulusal ve sınıfsal bakış açısı Parti yapısında daha etkin hale geldi.
-86 darbesi ardından mahkemelerdeki siyasi savunmalar ve cezaevlerindeki ideolojik /teorik çabalar belli bir birikim sağlamıştı.
-86 darbesinde dışarıda kalan az sayıdaki partililere cezaevlerinden tahliye olanlar da katıldılar ve 1990 a kadar bu yoldaşların TKEP’in kısmi desteğiyle sürdürdükleri çabalar belli bir düzey yakalanmasını sağladı.
Burada yeri olmadığı için detaylarına girmeden belirtelim; 3. Kongre sonrası Partimiz ciddi bir atak yaptı. Özellikle legal ve illegal alanı birlikte kullanma konusunda başarılı örnekler yarattı. Yıllarca sürdürdüğümüz illegal yayıncılık meşru alana taşındı ve iyi bir düzey yakalandı. Bugünkü Newroz gazetesinin ve legalitede yoldaşlarımızın katettiği yolun alt yapısı o yıllarda döşendi. Tüm Kürdistani güçlerle yakın ilişkiler ve dostluklar kuruldu. Birlikte birçok iş kotarıldı.
Ancak, basında 90 lı yıllar konsepti olarak adlandırılan ve bilinen, Halkımıza karşı T.C nin açtığı topyekun savaş ortamı içerisinde başlayarak günümüze kadar süren örgütsel işleyiş aksaklıklarımızın da altını açıkca çizmemiz gerekiyor. Örneğin, 4. Kongremiz ancak 1998 , 5. Kongremiz 2003 de yapılabilmiş ve 6 . Kongremiz 2012 ye sarkmıştır. Kongreler arası süreçler genel konferanslar yapılarak doldurulmaya çalışılmıştır.
DÜNYADA POLİTİK DURUM
Bilindiği gibi 1990 larda reel sosyalist sistem çöktü. Aradan geçen 20 küsür yıl içerisinde çöküş yaşayanlar kapitalist sisteme entegre oldular. Komünist partilerinin hala iktidarda olduğu az sayıdaki ülkelerde ise gidiş yönü belirsizliğini koruyor. Siyasal sistem olarak eski yaşanmaya devam ediyor. Ancak ekonomik uygulamalar Çin’de olduğu gibi ya açıkca kapitalist yol olarak uygulanıyor, ya da Küba, Vietnam ve K. Kore ‘de olduğu gibi ara deneme ve sınamalar yapılıyor. Reel sosyalist sistemin çökmesi, Dünyadaki köminist partilerin kendi aralarında enternasyonal bir örgütlenme yaratamamaları, ulusal kurtuluş hareketlerinin etkili bir bileşen olmaktan çıkması dünyamızı tek kutuplu bir dünya haline getirdi. Tek kutuplu dünyada emperyalist / kapitalist sistem rakipsiz kaldı ve iyice saldırganlaştı. Dünya işçi sınıfının ve isanlığının son 200 yılda ağır bedeller ödeyerek elde ettiği ekonomik , sosyal ve siyasal hakları büyük tekeller lehine budandı ve oldukça gerilere götürüldü.
Sermayenin insan ve doğa karşıtı yapısı ve yasallıkları eşliğinde büyük emperyalist güçler rakipsiz kaldıkları anlayışıyla neo liberal politikalarını silahlar eşliğinde dünyanın en ücra köşelerine kadar yaymaya çalışırken gördüler ki, reel sosyalizm çökmüş olsa da, komünistlerin etkilikleri azalsa da dünya kendileri için dikensiz gül bahçesi değil. Çünkü:
Karşılarına en başta, Marks’ın 1800 lü yılların ortalarında çerçevesini çizdiği sermayenin yasallıkları çıktı. Sermayenin ve özel mülkiyetin büyük tekellerin elinde birikmesiyle mülksüzleşen kitlelerin aynı oranda çoğalması arasındaki çelişki; daha çok kar amacıyla geniş kitlelerin yoksulluğunun artırılması sonucu doğan arz ve talep arasındaki açının giderek büyümesi; sistem içerisindeki emeğin payını düşürmek için devreye yoğun olarak sokulan tekniğin ve özellikle robot sisteminin milyonlarca işçiyi kapı dışarı etmesinin pazara yansımaları; reel karşılığı olmayan ve kağıt üzerindeki süpekilatif oyunlarla şişirlmiş finans sisteminin ilelebet sürdürülemeyeceği gerçeği; eşitsiz gelişme yasası gereği güç ve birikim kaymaları ile karşılaşmanın kaçınılmazlığı; azami kar hırsıyla doğaya ve ve insana ilelebet saldırılmayacaği, özellikle doğal kaynakların bir sınırının olduğu, sınır aşılırsa ve ekonomik kullanım dışına çıkılırsa bedelinin ağır olacağı gibi yasallıklar kendisini yeniden kapitalistlere ve tüm insanlığa hatırlattı.
Bir önceki uzun paragrafın özetinden olmak üzere 2008 yılında ve emperyalizmin merkezinde patlayan kapitalizmin krizi hala atlatılabilmiş değil. 1880- 1914 ce 1929- 45 arası yaşanan büyük krizler benzeri bir yeni büyük kriz kapıda gibi gözüküyor. Çünkü, 2008 krizi özellikle finans sisteminin sürdürülemezliğini açıkca ortaya koydu. Dev bankalar bir gecede battı .İşçilerin ve diğer emekçilerin daha kazanacakları düşünülen üçretlerine borçlandırma yoluyla el konarak şişirilen blançoların gerçekleri yansıtmadığı anlaşıldı ama, krizin yükü her zaman olduğu gibi devlet bütçeleri aracılığı ile kitlelere ödetildi.
İşsizliğin sürekli artması ve geniş kitlelerin alım güçlerinin sürekli düşmesi sonucudur ki, emperyalist merkezlerde ve çeperlerinde siyaset yeniden sokakta belirlenmeye başladı. Amerika, İngiltere, Ispanya,Fransa ,Yunanistan ve çeşitli Arap ülkelerinde yaşananlar bunun yakın örnekleridir.
Irak ve Libya işgallerinde de açıkca görüldüğü gibi hızla tüketilen doğal kaynakların- petrol başta olmak üzere – sonuna geliniyor ve bu nedenle emperyalist büyük güçler kalan doğal kaynakların kontrolünü ele geçirmek için kendi yasalarını çiğnemekten ve bölgesel düzeyde savaşlar çıkarmaktan çekinmiyorlar. Şimdilik ABD nin Irak’ı, Fransa’nın libya’ı işgali, destekçileriyle birlikte Türkiye’nin Suriye’yi işgal etmek istemesi gibi karşılıklı anlaşmalarla sürdürülen bu doğal kaynakların paylaşımı ve bölgesel savaşlar çıkarma politikaları hep böyle gitmez. Ya kriz büyüdükçe daha büyük güçler arası savaş dünyamızın kapısını çalacaktır; ya da insanlık sermayeye ve onun savaşına ciddi bir biçimde dur diyecektir.
Suriye sorununda da görüldüğü gibi Rusya ve Çin BM ‘de veto haklarını kullandılar. Rusya , Çin ve Hindistan sık sık ortak politik tutumlar alıyorlar. Bu üç ülke giderek dünya politikasında etkinlik kazanacaklar gibi gözüküyorlar. Eşitsiz gelişme yasallığının da bu üç ülkeyi öne çıkarma olasılığı vardır.
Ancak şu da açıkca emareleri görülen bir gidişat olarak karşımıza çıkmaktadır: ABD ve Avrupa kapitalizmi içerisine girdiği krizden kurtulmanın yolu olarak Suriye, Irak ve İran üzerinden uzak asyaya ulaşmak ve (buraları kendi alanı benzeri sermayenin pazarı yapmak ) bu yolla krizini aşmak istiyor. Birbuçuk milyarlık Çin ve bir milyara yaklaşan Hindistan’ın her yetişkin insanına bir araba satabilmek sermayenin korkunç iştahını kabartıyor.
Zengin kuzey yarım kürenin yoksul güneye sanayi aktarmasının şu anda net sonuçlar açığa çıkmış değil. Sanayi kirliliğinden kurtulmak gibi yan amaçların yanı sıra, sanayi ihracı ile güney yarım küre emperyalizmin daha köklü bir pazar alanı yapılmaya çalışılıyor. Esas olan bu.
Tüm bunlar sermayeyi rahatlatabilir mi? Uzun vadeli bu soruya olumlu yanıt verilemez. Belki geçici soluklanma yaratılabilirler. Onun da bedellerinin ağır olacağı gözüküyor.
Marks’ın ve Marksizmin 2008 kriziyle birlikte yeniden ve her düzeyde hatırlanması da gösterdi ki, önümüzdeki süreçte komünistlere daha çok ihtiyaç olacaktır. Sosyalist teori ve politika kaybettiği prestijini yeniden ele geçirmenin ortam ve olanağını bulacaktır.
Değerli yoldaşlar, dünyadaki genel gidişatı böyle kısa bir özetlemeyle yetinip Ülkemizdeki son durum ve gelişmelere geçmek istiyoruz.
ÜLKEMİZDE GİDİŞAT ve ÖNE ÇIKAN GÖREVLER
Ülkemiz coğrafyasının karşı karşıya bulunduğu durumu en kısa şöyle özetlemek mümkün: tam bir savaş alanı. Ülkemizin her bir parçasında savaş ortamı yaşanıyor. Bu olağan dışı durumun yarattığı sonuçlar halkımızın yaşamını sarıp sarmalıyor.
Göreceli olarak sıcak çatışmaların yaşanmadığı tek alan Güney Kürdistandır. Buna rağmen ora için bile savaş dışı alan diyemiyoruz. T.C’ nin sık sık başvurduğu sınır ötesi saldırılarını saymasak bile, Güney de hem yoğun bir siyasi çatışma ortamı var, hemde sıcak çatışmaların tam orta yerinde bulunuyor ve tam bir “ diken üstü “ hal içerisinde. Suriye hemen şimdi, İran yakın gelecekte emperyal müdahalelerin alanı konumundalar. Doğu ve batı komşularındaki olası gelişmeler Federe devleti yakından etkileyecektir. Bu etkilenmenin olumsuz olup olmayacağı ilerideki gelişmelere bağlı olacaktır. Örneğin, T.C’ nin etkin olacağı bir Suriye müdahalesi genç Kürt devletini zora sokar. Hakeza Iraklı şiaa ve sünni Araplar anlaşamazlar ve Irak bölünmeye giderse, İran ve Suriye ile ortak hareket edecek olan şiaa Araplar Federe Devleti düşman ilan edecekleri şimdiden bellidir.
Ya da tersinden Suriye’de yaşayan iki milyona yakın halkımız olası yeni gelişmelerden ve yeni ortamından yararlanıp özgürlüklerini kazanabilirler ve bu Federe Devlete önemli bir güç katar. Benzer bir olasılık da şudur: Irak Arapları meshepsel bölünmeyi derinleştirirlerse, Güneyli kardeşlerimiz Kelkük başta olmak üzere idareleri altına alamadıkları Kürdistan topraklarına tümden sahip olabilirler. Böylesi bir gelişmenin olması halinde bağımsızlık ilanı da kaçınılmaz olur.
Irak’ın istikrarsızliğının Arap bölgesinde yaşandığı biliniyor. G.Kürdistan şu anda en istikrarlı alan durumunda. Iraklı gayri müslimlerin ve rejim muhaliflerinin yaşamak için tercih ettikleri alanın Ülkemizin güney parçası olması gerçekten sevindiricidir. Güney açısından umutlu omak için bir başka ve önemli neden şudur: aralarındaki siyasi görüş farklarına, eleştiri ve rekabete rağmen Güneyli tüm siyasi partiler ve halkımızın nerdeyse yüzde yüzü Kürdi düşünüyor ve öyle davranıyorlar. Güneyin asıl güvencesi budur.
Bu güvencenin güçlendirilmesi gerekiyor. Yani sadece Güneylilerin değil, halkımızın tümünün Federe devlete sahip çıkması gerekiyor.Gerekirse 40 milyona yakın halkımız toplam gücüyle Kürt Federe devlet için seferber olabilmelidir.
Fakat bunun gerekli olmasına rağmen kolay olmadığının da altını çizelim. Bu anlamda iki büyük zorluktan söz edebiliriz. Birincisi, yakın geçmişte PKK- KDP ve PKK- YNK arasında yaşanmış kardeş kavgalarının yarattığı kırkınlıkların ve güvensizliklerin hala aşılamamış olmasıdır. PKK’nin Doğu ve G. Batı Kürdistan parçalarında etkilediği geniş kitleler başta olmak üzere tüm halkımızın taraflardan olumlu yaklaşımları güçlendirmelerini bekledikleri görüşü abartı sayılamaz. Aynı beklentinin Kuzeyde de varolduğundan şüphe edilemez. Neden şüphe edilemez? Çünkü ayrı uluslardan halklarının bile birbirlerinden alıp veremedikleri olmamazken Kürt halkı bibirinden ne ister ki!. İkinci ise, her bilinçli Kürdün proplemi olduğunu bildiğimiz Kuzey Kürdistan’da T.C’den ve onun siyasi partilerinden kopartılamamış milyonlarca insanımızın varlığıdır. Varolan güvenzsizlikler aşıldığında Doğu ve G. Batıdaki halkımızın tamamına yakını Federe Devleti sahipleneceklerdir. Aynı iddialı cümleyi kendi alanımız için kullanmak olanaklı değildir. BDP’ ye oy verenleri ikiye katlasanız bile seçmenin ancak yarısına ulaşılmış olunuyor. Bu konuda tüm Kürdistani partilerini kafa yormaya çağırıyoruz.
Suriye’deki olası gelişmelere bağlı olarak G. Batı Kürdistan’da yaşayan halkımızın hangi politik sonuçlarla karşılaşabileceklerine yukarıda ve dolaylı olarak değinildi. Suriye krizi çıktığından bu yana oradaki kardeşlerimiz oldukça tutarlı ve doğru bir politik çizgi izlemekteler. Kendi aralarında birlik sağlamış durumdalar. Son Newroz kutlamalarında PKK taraftarları ile diğer siyasi gruplar arasında ufak tefek gerginlikler yaşandıysa da, ( Kürdistan bayrağı- PKK bayrağı taşınacak gibi) halen birliktelik sürdürülüyor. Halkımız Mısır’da yaşananları da dikkate alarak ne Esad rejimini, nede Müslüman kardeşler ağırlıklı muhalefeti destekliyorlar. Kendi ülke ve halk çıkarları esası üzerinden özgürlüklerini kazanmayı hedefliyorlar. Bizcede doğru olan budur.
Suriye’deki iç çatışmanın galibi kim olursa olsun, çok olağan üstü bir gelişme olmadıkça bu kriz ortamından karlı çıkacak olan halkımızdır. Kimliksizlikten özerk veya federe düzeyde kendi kendini yönetmeye ulaşmanın ayak sesleri duyulmaktadır.
Olağanı bozacak olan T.C’ dir. İç ve dış politikalarının merkezine Kürt sorunu yerleştirmiş olan T.C, eğer yüzbinlerce askeriyle Suriye’ye girme ortamı bulursa ve bu maceradan başarıyla çıkarsa – ki bu çok zordur- oradaki halkımızın özgrlüğünü engelleyebilir. Hatta Güneyi de sıkı bir kıskaca alabilir.
20 gün kadar önce Mesut Barzani’n Almanya örneğini vererek Kürtlerin birliğinden söz etmesinin altını çizelim. Barzani demek istiyor ki, “Birlik için iki özgür parça şart. G.Batıda ise özgürlük kapıda. O halde bugünden Kürtler birliği tartışmaya başlamalılar.” Mesaj herkes için yeterince açıktır.
Doğu Kürdistan’a gelince; orada halkımız yeterince politik ve Kurdi. Yani toplumsal zemin oldukça güçlü. Siyasal dağınıklık ise had saffada. Düşmanları ise oldukça köklü birikimlere sahip.Etkili güç konumundaki PJAK, PKK ‘nin etki ve önermesiyle silahları bırakıp geri çekildi. PJAK ile diğer siyasi partilerin ilişkilerinin iyi olmadığını da herkesler biliyor.
Bu nedenlerle yakın gelecekte İran devleti ile çatışmalı bir süreç ardından Doğuda özgürlük elde etmek olası gözükmemekle birlikte, Suriye’nin kaderine bağlı olarak İran işgal planları erken zamanda devreye girerse Ortadoğuda herşey ters yüz olabilir. Mahabat şansını kaçıranlar bu kez şanslarını kaçırmayabilirler. İşte o zaman Doğudaki güçlü Kürt toplum bilincine diğer parçalardan da güçlü destek şart olur.
Değerli yoldaşlar!
Ülkemizin diğer parçalarındaki durum ve olası gelişmelerle ilgili bu kısa açıklamalardan sonra Kuzey Kürdistan’da olanlara ve olacaklara da kısaca bir göz atalım.
Bilindiği gibi Ülkemizde 28 yıldır kendine özgü bir savaş yaşanıyor.Öncelikle belirtelim ki, bu savaşın Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlatıcısı PKK olarak yazılıp çiziliyor. Bu söylem anlatım kolaylığı açısından doğrudur. Olgunun özü bakımından yanlıştır. Çünkü PKK’ nin kendisi de, Eruh baskınıyla başlattığı gerilla savaşı da birer sonuçtur. Asıl mesele Ulusumuzun varlığı ve bu varlığın doğal sonucu olan haklarıdır. Ulusumuzun varlığını inkar eden ve ulus olmaktan kaynaklı doğal haklarını zorla gasp edenler , hatta Ülkemizi parçalayanlar; tüm bunları halkımızın rızası ve onayı ile yapmadılar. Onlar savaşı çoktan başlatmışlardı ve 84’e kadar da zaten sürdürüyorlardı. Halen sürdürüyorlar. Roboski’de olduğu gibi.
Savaş ortamında 30 yıl çok uzun bir zaman dilimidir. Bu savaşta halkımız çok çok özverili davrandı. Çok da ağır bedeller ödedi. Milyonlarca Kürt insanı her şeyiyle PKK’ye destek verdi. Savaşın tüm yorgunluğuna rağmen son seçimler ve Newroz kutlamalarında da görüldüğü gibi ,halkımız onurlu bir barış sağlanması ve hiç olmazsa asgari düzeyde ulusal haklarının elde edilmesi konularında israrlı ve kararlıdır. Diyarbakır’da barışçı yöntemlerle T.C’yi geri püskürten , normal şartlarda 100’e yakın milletvekili çıkaracak kadar kararlı bir seçmen kitlesini aktif siyaset sahnesinde tutan bu halkı susturmaya T.C nin gücü yetmez.
Gücü yetmez ama, daha önümüzde uzun ve çetin bir yolun varolduğunu da hepimiz bilmek zorundayız. Çünkü , T.C varolduğu günden beri suç ortaklığı üzerine kurulu bir devlettir ve devlette olduğu gibi suç ortaklığında da devamlılık vardır. Suçlularla barış , barış yaşanmışlıklarının en zorudur. Çünkü tarih ve toplum önünde suçlu olanlardan akla, bilime ve gerçeğe uygun davranışlar beklenemez. Bu nedenle Türk devletinin kolay kolay barışa yanaşmayacağını her Kürt bilmelidir. Fakat savaş da ilelebet devam edemez. Barış ortamının hazırlanması gerekir. Hem de T.C ye rağmen. Bunun için:
-K. Kürdistan’ daki siyasi güçler tez elden ve ertelemenin suni gerekçelerinden uzak durarak asgari müşterekler zemininde buluşmalıdırlar. T.C’ nin “ Böl, parçala, yönet “ silahı mutlaka elinden alınmalıdır. Halkımızı da içine katan bir tartışma ve görüş alış verişi ardından eskiyen , işlevsizleşen veya haklılığa zarar veren mücadele yöntem ve araçlarından arınmamız gerekiyor.
-Sağlanacak birliğin kinetik enerjisiyle AKP’yi Ülkemiz de marijinal bir parti konumuna itebilmeliyiz. Boşluğu da kendimiz doldurdurmak şartıyla.
-Güney ve G. Batıda sağlanmış birliklerin Küzey ve Doğu’ da da gerçekleştirilmesine parelel, Ülkemizin tüm parçaları adına söz söyleme gücüne ve yetkisine sahip örgütlülükler yaratmak zorundayız. Biravuç işbirlikçi Kürdü ayrı tutarsak, halkımızın dertleri ve istekleri ortaktır. O nedenle politik tavırda, mücadelede ve örgütlenmede ortaklık yaratmanın önünde süpjektivitelerimiz dışında herhangi bir engelden söz edilemez. Güçüklerin varlığını ise hepimiz biliyoruz.
-Tarihsel haklılığımızı en geniş dünya kamuoyuna anlatamamak gibi büyük bir proplemimizin olduğu biliniyor. Oysa T.C’nin en iyi anladığı dil dış baskıdır. Halkların, sivil toplum örgütlerinin ve T.C ile ticari ilişkileri nedeniyle çıkar bağları olmayan veya güçlü olmayan devletlerin desteğini almak üzere diplomasiye daha çok enerji harcamak zorundayız.
Dört şık altında topladığımız konularla ilgili yol aldığımız oranda kalıcı çözüm yakınlaşacaktır. Süreci dikkatle izleyen herkeslerin açıkca görebileceği gibi, PKK ve en son Diyarbakırda toplanan yasal Kürdistani partiler açık , anlaşılır ve oldukça alt düzeyde isteklerle anlaşma masası önermelerine rağmen ,T.C savaş politikalarında diretiyor. Çözüm adına önerdikleri tartışmaya değer tek satır öneerileri bile yoktur. Tersine savaş politikalarını güçlendiriyorlar. Ülkemiz topraklarına bomba yağdırmaya, İnsan öldürmeye 28 yıldır doymadılar. Doğrudur; faili mechul cinayetler epeydir durduruldu. Faili belli cinayetlere ise aralıksız sürdürülüyor. Politik her Kürdü hapse atmaksa T.C’nin temel politik silahlarından birisi olarak daha dizginsiz kullanılır oldu. Yargı tehdidi BDP’ye kadar ulaştı. Basın 12 eylül vari hizaya sokuldu. Özcesi, devletle iyice uzlaşan AKP’nin barış ve çözüm diye bir derdinin olmadığı bilinmelidir. Ve sonucu belirleyecek esas güç, Kürtlerin kendi öz gücüdür. Bu dinamiğin hareket halinde olanlarının sıkı bir birlikteliğini oluşturmak ve kalanını da harekete geçirmek zorundayız.
Ara çözümleri, alt düzeyde taleplerin karşılanması gibi olasılıkları reddetmemekle birlikte, Federal bir idari yapılanma hedefini ve Ülkemizin parçaları arasındaki birlik özlemimizi en geniş kitlelere yaymalıyız.
YAPTIKLARIMIZ VE YAPAMADIKLARIMIZA DAİR
Saygıdeğer yoldaşlar!
Özetle sıralamaya çalıştığımız durumun ve görevlerimizin bizlere yüklediği sorumluluk bilinciyle davranmaya bügüne kadar özen gösterdik. Öyle ki, zaman zaman içe dönük görevlerimizi aksatma pahasına Ülkemizin her parçasındaki siyasi parti ve güçlerle yakın ve dostane ilişkiler kurmaya ve geliştirmeye özen gösterdik. Alışık olunanın tersine hiç bir Kurdi parti ve örgütle düşmanca bir tavır ve ilişkş içerisinde olmadık. Dostane eleştirilerimizi de eksik etmedik. Örneğin, bulunduğumuz her platforumda Kürtler arası düşmanca ve kriminal olan dile ve uslübe karşı çıktık. Zaman zaman bu tavrımızdan dolayı eleştiriler de aldık. Özellikle hayatın içerisinde olmayan ve iş yapmayanlardan bu tür eleştiriler geldi. Biz halkımızın dili ve vijdanı olma iddiamızı sürdüreceğiz. Tüm dost ve düşmanlar bunu bilsin.
Sevgili yoldaşlar!
Yukarıda da belirtik, 5. Kongremizin üzerinden olması gerkenden fazla zaman geçti. 6. Kongreyi geciktirdik. Çünkü önümüze koyduğmuz görevlerden birisi, ki çokca önemsediğimiz birisi oldukça çok zamanımızı aldı. Partimiz her ne kadar Ülkemizde komünist parti olma iddiasındaki tek parti ise de, hepinizin de bildiği gibi 80 öncesi Kürt siyasi hareketlerinin tümü şöyle veya böyle komünist partilerden ve reel sosyalizmden etkilenmiş parti ve örgütlerdi. O tarihlerde KDP kökenliler dışında “ben sosyalist değilim” diyen yoktu. Sadece bu nedenle bile olsa birçok parti ve örgüt içerisinde, o parti ve örgütün sosyalist veya kominist olduğuna inandığı için ora(lar)da bulunan insanlar az değilerdi. Bizim kısıtlı olanaklarımızla tüm toplum birimlerine direk ulaşamadığımız da açık bir gerçekliktir. Bu nedenlerle koministlerin birliğini sağlamak görev bilinciyle buna oldukça geniş zaman ayırdık. Bu zaman diliminin kominist düşünceden kaçış yılları olduğu düşünülürse ve bizim özgünlüğümüz dikkate alınırsa , bu ağır görevin çok zaman alması daha iyi anlaşılır.
Ülkemizdeki komünist ve komünizan güçlerin birliğinin sağlanması çabalarımız doyurucu sonuçlar yaratmadı belki ama, biz başarılı olduğumuza inanıyoruz. Çünkü, Marksizimden kaçışın moda olduğu bir süreçte israrla komünist ideoloji ve politikayı savunmaya ihtiyaç vardı ve biz asıl olarak bu asli görevimizi yapmaya çalıştık. Etkili de olduk diyoruz. “ Seksiyon örgütü, uzantı “ gibi kısmen gerçek, ağırlıklı olaraksa supjektif eleştirileri boşa çıkarıp ülkemizdeki tek komünist parti ve asıl komünist güç olma iddiamızı dosta düşmana kanıtladık. Şimdi artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: ülkemizde iki tane komünist partisi var; KKP ve Irak Komünist Partisinden ayrılıp kendi komünist partilerini kuran Güneyli yoldaşlarımız.
Güneyli kardeş ve yoldaşlarımızla çok sıcak ilişkilerimizin anlamı bizim için enternasyonel dayanışmadan ötedir. İlişkilerimizin seyrinde zaman zaman uzak ararlar oluşsa da, aynı Ulusun Komünistleri olmanın sıcaklığı ile ilişkilerimizi ve yoldaşlığımızı sürdüreceğimizi söylemeğe bile gerk yoktur.
Ülkemizin Güney ve Suriye parçalarındaki Ulusal devrimci- demokratik güçlerle de yakın ve sıcak ilişkilerimiz sürüyor. Bizden kaynaklanan nedenlerle günlük ve düzenli diyebileceğimiz bir ilişki düzeyi yakalayamamak zaaf olarak giderilmeyi bekliyor. Doğu Kürdistanlılarla ancak Avrupa üzerinden ve kısmen ilişkiye sahip olmak ise bir başka zaafımızdır.
Yeri gelmişken belirtelim ki; ülkemizin içerisinde yaşadığımız Kuzey parçasındaki tüm parti, örgüt, grup ve şahsiyetlerle olan ilişkilerimiz olması gereken düzeyde ve dostçadır. Bunun altını çizme ve söyleme gereği duymamız üzücüdür. Aynı ortak sorunları paylaşanlar olarak asgari müştereklerde ortak politika izlenmesi ve sıkı dayanışma içerisinde bulunulmasından daha doğal bir sonuç olamaz. Ne var ki, tüm yoldaşlarımızın da bildiği nedenlerle Ülkemiz siyasi güçleri arasında birlik noktalarından çok ayrılık noktaları öne çıkarılmaktadır. Bu durumun aşılması için biz parti olarak üzerimize düşenleri yapmaya özen gösteriyoruz. Herkesten de aynı tavrı bekliyoruz.
Komünistlerin birliği sorununu irdelerken üzerinde durduğumuz konun bir başka açıdan aktivitemize yansıması olarak ; 2000 li yılardan itibaren oluşan yeni koşullarda hem birlik için, hemde geniş yığınlara sesimizi duyurabilmek için yeni araçlara gereksinim olduğu inancındaydık. Bu anlayışın bir gereği olarak kısıtlı Parti olanaklarımızın oldukça ağırlıklı bir bölümünü legal alana ayırdık ve bu alanda oldukça çok emek harcadık. Kendi realitemiz içerisinde düşünüldüğünde, harcanan emeklerin boşa gitmediğini söyleyebiliriz.
Rutin görevlerimizi de aksatmamaya çalıştık. Ülkemizde , bölgemizde ve dünyada gelişen hemen her önemli olay ve olguyla ilgili tavır almaya ve siyaset belirlemeye çalıştık. 1 Mayıs alanlarında ve Newroz ateşlerinin yandığı meydanlarda varolan gücümüzle hep varolduk.
İşçi sınıfı ve halkımız için önemli olan her önemli gün ve tarhi olaylarla ilgili tutum ve eylemliliklerimiz olduğu gibi Kürdistanlı parti ve örgütlerin eylemlerine katılıp destek sağladık. Doğrudan bileşeni ve örgütleyenlerinden birisi olduğumuz ortaklıklarımız da oldu. Örneğin MK kararı ile KNK’ye iki üye ile katıldık. Beş K. Kürdistanlı illegal partiler olarak biraraya gelip ortak neler yapabileceklerimizi konuşup tartıştık. Tüm Kürdistan parçalarından parti, örgüt ve şahsiyetlerin yaptığı Avrupa toplantılarında biz de vardık.
Meşru alandaki yayın çalışmalarımızdaki istikrarlı sürecimizi hepiniz biliyorsunuz. Aynı istikrarı ve düzeni Parti yayını alanında tutturamadık.
Seçim ve referandum gibi olaylardaki tutumumuzu biliyorsunuz.
Kısıtlı mali olanaklarımızın neredeyse yüzde yüzünü ülkedeki politik faaliyetlerimize ayırdık.
Değerli Yoldaşlar!
Raporumuzun buraya kadar olan bölümünde yazıp okuduklarımızdan da açıkca anlaşılacağı gibi, Partimizin illegal yapısını geliştirip güçlendirmek görevimizi farklı bir yol izleyerek yapmaya çalıştık. Geniş kitlelere ve siyasi çevrelere ulaşabilmenin yeni araç ve gereçlerini yaratma üzerinde yoğunlaştık. Hedeflediklerimizden bir kısmını gerçekleştirdik, bazılarını yarım bıraktık. Fakat , Politik bakış açımızı geniş tutmaya çalıştık. Dünyamızda ve Bölgemizde olup bitenleri izleyip analiz etmek, gelişmelerin önümüze çıkardığı ve bizlere yüklediği görvleri belirleyip omuzlamak esas izlediğimiz yo oldu. Enternasyonel ilişkilerimizi ve görevlerimizi yeterli olmasa da yapmaya ve yürütmeye çalıştık. Halkımızın her parçada sürdürdüğü mücadelelerin içerisinde olmak çabasımız hep sürdü. Ülkemiz siyasi hareketleri ve parçaları arası her girişimin ve çabanın içerisinde yer alarak desrtekçisi ve önaçıcısı olmaya özen gösterdik. Her hal ve şartta Federe Kürt devletini savunduk. Halkımızın ağır bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımları korumak konusunda oldukça titiz davranmaya özen gösterdik.
Ancak sizlerde biliyorsunuz ki; son yıllarda Arap coğrafyasında yaşanan ayaklanmalar ve Ülkemizde geniş kitleleri içerisine katan ulusal mücadele gösteriyor ki bölgemizde ve ülkemizde yoğun bir devrimci birikim vardır ve en ufak bir kıvılcım toplumsal çalkantılara yolaçmaktadır. Ve olasıdır ki, ulusal ve toplumsal devrimci kalkışmalar sürecektir. Fakat Mısır örneğinde olduğu gibi, halk hareketlerinin başını çekecek tutarlı öncülükler olmadığı zaman halk hareketleri belli bir süre sonra tıkanmalar yaşamakta veya burjuvazi tarafından yolundan saptırılmaktadır. Bölgemizde ve ülkemizde yaşananlar, görevlerimizin ve sorumluluklarımızın ağırlığını bir kez daha bizlere göstermiş bulunuyor.
Eminiz ki 6. Kongremiz tüm bunların bilincinde olarak gündemini ele alıp değerlendirecek , sonlandıracak ve önaçıcı olacaktır.
Son söz olarak Kongre delagasyonumuzu saygıyla selamlar ve başarılar dileriz.

8 Nisan 2012
MK adına Genel Sekreter
Kasım Hesinker

Bölüme ait diğer yazılardan!

Sömürgeci Turk Devletinin Kurdistan‘daki Katliam ve Soykırım Saldırılarına Karşı Ulusal birlik Ruhu ile Seferber Olalım!

Sömürgeci Turk Devletinin Kurdistan‘daki Katliam ve Soykırım Saldırılarına Karşı Ulusal birlik Ruhu ile Seferber Olalım …