Çarşamba , Şubat 1 2023
Home / Güncel / BOLŞEVİK PARTİZAN’IN KKP PROGRAMI DEĞERLENDİRMESİ ÜZERİNE!

BOLŞEVİK PARTİZAN’IN KKP PROGRAMI DEĞERLENDİRMESİ ÜZERİNE!

BOLŞEVİK PARTİZAN’IN KKP PROGRAMI DEĞERLENDİRMESİ ÜZERİNE

KKP 9. Kongresi öncesinde kamuoyuna açıklanan KKP PROGRAM TASLAĞI hakkında Bolşevik Partizancı yoldaşlar tarafından ciddi eleştiri ve öneriler yapıldı. KKP 9. Kongresi bu eleştiri ve önerilerden yararlandı, benimsediklerini programa yansıttı.

Bolşevik Partizancı yoldaşlar kongrenin kabul ettiği parti programını da inceledi ve eleştirel notlarını bize ilettiler. Bu notları sitemizde yayınlamıştık.

Bolşevik Partizan eleştirilerine KKP programının «eksikliklerinden biri gereksiz ayrıntıları barındırması, fakat bunun yanında kimi temel konuların programda yer almamasıdır» diye başlıyor; «programda, sonal hedefin ne olduğu, sosyalizm inşasının nasıl olacağı, proletarya diktatörlüğünün işlevinin ne olacağına dair tek kelime yoktur» diyor ve şöyle devam ediyor. «Partinizin asgari ve azami programıyla ilgili tesbitler tüzüğün en başında yapılmaktadır.» … «Burada yazılanlar doğru tesbitlerdir» diyerek tüzüğün birinci maddesinde yer alan görüşlerin özüne itirazı olmadığını gösteren Bolşevik Partizan’ın eleştirisi şudur: «Burada yapılan tesbitlerin yeri tüzük değil, parti programıdır. Tüzük, komünist partinin örgütsel yapı ve işleyişinin genel kurallarını tesbit eden bir belgedir. Tüzük, bir program veya program açıklamasının özeti değildir.» 

 Programda yer alan ifadelerden hangilerinin «gereksiz ayrıntı» olduğu ve hangi «temel konulara programda yer verilmediği» belirtilmemiş.

Sonal hedefin ne olduğuna gelince bu konuda hem tüzüğün I. Maddesinde hem de program girişinde “PARTİNİN KİMLİĞİ” başlığı altında yazılanlar yeterince açıktır. Parti tüzüğü partinin yakın amacını “sosyalizmi kurmak“, nihai amacını ise “komünist toplum düzeni“ olarak belirliyor. Program girişinde ise şu ifadeler yer alıyor: “partimiz KKP halkımızın emperyalizme, tekelci kapitalizme, faşizme ve sömürgeciliğe karşı milli özgürlük, halk demokrasisi ve milli bağımsızlık uğruna yürüttüğü mücadeleyi proletarya öncülüğünün güvencesi altında zafere götürmek ve sosyalizme taşımak için bütün gücüyle çalışacaktır. Hür ve müstakil Kürdistan’da sosyalizmin inşasına öncülük edecektir.” 

Programda “milli ve toplumsal kurtuluş mücadelesi”nin zaferinden sonra kurulacak olan ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemin nasıl olacağı konusu ayrıntılarıyla konulmuştur. Programın tahliler ve tesbitler bölümünden sonra gelen “MİLLİ KURUCULUK VE SOSYALİZMİN İNŞASI” başlıklı bölüm devrim ertesinde kurulması öngörülen siyasal, ekonomik ve toplumsal düzeni şu başlıklar altında formüle ediyor:

1. “Politik ve idari alanda milli kuruculuk” 

2. “Ekonomik alanda milli kuruculuk” 

3. “Genel sosyal tedbirler”. 

Bu bölümden sonra gelen bölümlerde şunlara yer veriliyor:

1. “Kadınlar için politikalar” 

2. “Çocuklar ve gençler için politikalar” 

3. Dil – Kültür, eğitim ve öğretim politikaları 

4. “Doğal çevrenin, tarihi ve kültürel değerlerin korunması” 

5. “Milliyetler ve Topluluklar sorununun çözümü; inanç ve ibadet özgürlüğü” 

 Daha sonra gelen kısımda önce “Kürdistan Halk Cumhuriyetinin Dış Siyaseti”; arkasından “Enternasyonalizm Politikamız” konularına yer veriliyor.

Programı dikkatle inceleyen birisi yukardaki maddelerde yer verilen temel konularda basit bir burjuva “milli kuruculuk”tan söz edilmediğini; daha baştan sosyalizm kuruculuğunun öngörülmekte olduğunu; milli kurtuluş ile toplumsal kurtuluşun birbirinden kopmaz bir şekilde birarada ele alındığını fark edecektir. Kaldı ki bu yaklaşım MİLLİ VE TOPLUMSAL KURTULUŞ YOLU: MİLLİ DEMOKRATİK HALK DEVRİMİ  başlığı altında bir kez daha vurgulanmıştır. Orda şu söyleniyor: «Baş görev ülkemizde sömürgeci boyunduruğu ve onunla birlikte tekelci kapitalist sömürü düzenini ortadan kaldırmaktır. 

 Ülkemizde milli ve toplumsal kurtuluş sıkı sıkıya birbirine bağlanmıştır. Bağımsız Kürdistan Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni kurmayı yakın politik hedef olarak belirleyen Partiya Komunista Kurdistan – KKP’nin gayesi, milli demokratik halk devrimini zafere götürmek; bu devrimi sosyalist devrimle taçlandırmak ve onu nihai amacı olan sınıfsız sömürüsüz komünist düzene götürmektir

 Programın bu özelliğinin net biçimde öne çıkması için; geleneksel olarak tüm programlarda kendisine yer verilen «ACİL DEMOKRATİK TALEPLER» programına, ya da «ASGARİ PROGRAM»’a bilinçli olarak bu programda yer verilmemiştir. «ACİL DEMOKRATİK TALEPLER SORUNU» başlıklı bölümde bu tavrın gerekçesi açıklanmıştır.

KKP Programı ile KKP Tüzüğü arasında sıkı bağ vardır. KKP 9. Kongresi, parti tüzüğünün birinci maddesine partinin yakın ve nihai amaçlarını ve siyasal niteliğini  yansıtmıştır. Parti programı, tüzükte özet halde belirtilen bu amaç ve niteliklerin açılımıdır. Evet, tüzük «partinin örgütsel yapı ve işleyişinin genel kurallarını tesbit eden bir belge»dir; ama sadece bundan ibaret değildir. Her türlü örgütte, o örgütün kuruluş amaçlarının yer alması kuraldır. Bu amaçların hayata nasıl geçirileceği, amaçlara ulaşılması için izlenecek stratejik yol, devrimin hedefleri vs. gibi konular programda yazılır.

Tersinden tüzük ise, programda ayrıntılandırılan amaç ve hedeflerin ruhuna uygun bir örgütlenmenin ilke ve kurallarını yansıtır.

Hem program hem de tüzük, Marksist – Leninist teorinin somuta uygulanmasıdır.

KKP’nin kendi tarihi açısından tüzük ve program arasındaki ilişkinin özel bir önemi vardır. KKP kendi ayrı tüzüğü olmaksızın bağımsız bir örgüt olunamayacağını TKEP ile birleşik örgütlenme döneminde somut olarak görmüştür. Öte yandan partinin yaşadığı tasfiyecilik süreci bir örgütü çökertmenin en başta parti tüzüğünün ihlal edilmesi ve onunla paralel olarak programatik temellerin sulandırılmasıyla içiçe bir süreç olduğunu göstermiştir. Bu deneyleri gözönünde bulunduran 9. Kongre her iki belgeyi birbirini bütünleyen; biri olmadan diğeri eksik kalacak tamamlayıcı belgeler olarak tasarlamıştır. Bu bakımdan klasik program – tüzük yazım tekniklerinden bir miktar ayrılır.

Birleşik Parti Meselesi 

 Bolşevik Partizancı yoldaşların bir diğer eleştirisi Birleşik Parti konusudur. Şöyle diyorlar: «Kürdistan Komünist Partisi’nin örgütlenmedeki çıkış noktası doğru bir konumda değildir. Buna çatıdan da başlanabilir. Bölgesel olarak da! Aynı politik koşullar altında mücadele eden, aynı düşmana sahip olan değişik ulus ve milliyetlerden proleterlerin, komünistlerin örgütlenmedeki çıkış noktası nasıl olmalıdır? Tüm ulus ve milliyetlerden öncü işçilerin yekpare bir partide birleşmesi. Bu yerel, bölgesel durumlara göre özerkliği dıştalamaz, tersine önkoşar.» 

 Bolşevik Partizan’ın örgütlenmeye ilişkin görüşleri KKP’nin oluşum sürecinde ve kuruluşundan sonra savunduğu görüşlerin aynısıdır. Daha sonraları KKP’yi oluşturacak olan kadroların 1976’da THKO Mücadele Birliği’ne katılırlarken katıldıkları örgütle ortaklaştıkları temel ilkeler dizisinden biri ulusal sorunda örgütlenme ve mücadele tarzı konusundaki savunulan ortak ilkelerdi. TKEP bu görüş temelinde TC devleti sınırları içindeki “tüm halkların proleterlerinin ortak, birleşik partisi” olarak 1980 Nisan sonlarında kuruldu ve kuruluş kongresinde kabul edilen karar gereğince Kürdistan’daki il örgütleri Haziran 1980’de oluşturulan Kürdistan Özerk Örgütü Geçici Merkez Komitesi’ne bağlandı. Araya 12 Eylül askeri faşist darbesinin girmesi  ve cuntanın ilk dönemlerinde bölgesel örgütlerin ağır tahribatlar alması nedeniyle KKP kendi kuruluş kongresini biraz gecikmeli olarak ancak 1982 yılında Elazığ’da yapılan I. Kongresinde gerçekleştirdi. 1985’te II. Kongresini yapan parti, 1986 Haziran’ında ağır bir polis darbesine maruz kaldı. III. Kongresini ancak 1990 Eylülünde yapabildi. Yani daha önceki yılları bir yana koysak bile KKP 1982 ile 1990 aralığında birleşik örgütlenme pratiğini yaşamış bir partidir. Birleşik örgütlenmeye ilişkin Bolşevik Partizancı yoldaşlarca ileri sürülen teorik argümanları KKP de savunmuştur. Bu argümanlara yabancı değiliz.

Teorik düşünceler, ancak pratik içerisinde geçerlilik kazanabilirler. Birleşik örgütlenme pratiğimiz, bu konuda dayandığımız teorik dayanakların ülke gerçeğimize ve öz  tecrübelerimize dayanarak yeniden işlenmesi gerektiğini gösterdi. Birleşik örgütlenme çabaları başlangıçta olumlu sonuçlar vermesine rağmen giderek iradi zorlamanın bir ürünü olarak devam eden, tıkayıcı, sancılı, duraklatıcı bir hal almıştı. 90’lara varıldığında parti tabanı birleşik örgütlenmenin ilerletici bir yol olmaktan ziyade, duraklatıcı, geriletici bir ayak bağı haline geldiğini fark etmiş ve bağımsız örgütlenmeye yönelmek gerektiği anlayışına ulaşmıştı. 90’da yapılan III. Kongre geride bırakılan yılların teorik birikimi ve pratik deneylerinin sonuçlarını yansıttı; parti TKEP’ten ayrılma kararı aldı. Bu sürecin anlaşılması için biraz gerilere döneceğiz:

Bağımsız bir partinin en temel iki belgesi tüzük ve programıdır. Örgütsel bağımsızlığın ilk koşulu, örgütün kendi tüzüğüdür. Başka bir partinin tüzüğüne bağlı, alt bir tüzük ya da yönetmelikle tanımlanan bir örgüt bağımsız bir örgüt değildir; olsa olsa üst örgüte bağlı özerk bir birim, seksiyon ya da şubedir. Başka bir parti tüzüğüne bağlı olmayan, sadece kendi özgül tüzüğü ile belirlenen bir örgüt bağımsız bir örgüttür. Partimiz KKP 1990 Eylül’ünde yaptığı III. Kongre ile o zamana dek bağlı olduğu TKEP’ten ayrılmış ve kendi ilk tüzüğünü oluşturarak bağımsız hale gelmiştir. Bu tarihten evvel KKP, adına ‘’TKEP – KKP birleşik yapılanması’’ dense de, özünde TKEP’in Kürdistan bölgesel seksiyon örgütüydü. Kuruluşuna Nisan 1980’de yapılan TKEP I. Kongresinde karar verilmiş, 1980 yazında TKEP Merkez Komitesi’nin I. Plenumunda ise Kürdistan Özerk Örgütü Geçici Merkez Komitesi atanmış, Kürdistan’daki TKEP il – ilçe örgütleri bu yapıya bağlanmıştı. TKEP K.Ö. Ö. Geçici Merkez Komitesi Mart 1982’de KKP I. Kongresinin toplanmasını sağlamış; partinin adı ve ilk KKP programı bu kongrede kabul edilmiş; fakat  ayrı bir tüzük yapılmamış; TKEP tüzüğü KKP’nin de tüzüğü olarak benimsenmişti. Yani KKP kurulurken reel olarak TKEP’e bağlı bir özerk örgüt, bir seksiyon yapı idi; onu TKEP’in herhangi bir diğer il ya da bölge örgütünden farklı kılan özellik özgün bir alt programa sahip olmasıydı. TKEP ana programının detaylandırmadığı Kürdistan özgülü, Türkiye ve Kürdistan birleşik devriminin içinde bir özgünlük olarak ele alınmış; bu özgünlüğü karşılayan bir ‘’Kürdistan alt programı’’ kabul edilmişti. Bu programın TKEP ana programına uygun olması, ona ters düşmemesi ve TKEP Kongresi tarafından onaylanması gerekiyordu. Ayrı bir tüzük düzenlenmemişti. Örgütlenmede ana örgüt TKEP ile alt Kürdistan Özerk Örgütü’nü standart TKEP tüzüğü birleştiriyordu. Bu tüzük gereği TKEP Kongresi KKP’nin kongre kararlarını onaylama ya da red etme yetkisine sahipti. Nitekim bu yetkisine dayanarak KKP I. Kongresinin kabul ettiği parti ismi KKP’yi onaylamamıştı. TKEP KÖÖ (Kürdistan Özerk Örgütü) tarafından toplanan parti kuruluş kongresi partinin ismini Partiya Komunista Kurdistan (Kürdistan Komünist Partisi / KKP) olarak kabul etmişti; ama KKP kongresinden kısa süre sonra toplanan TKEP II. Kongresi bu ismi onaylamamış, parti adını Kürdistan Komunist Emek Partisi (Partiya Keda Komunista Kurdistan, PKKK) olarak değiştirmişti. Partinin KKP adını kullanması için KKP II. Kongresinin (1985) yeniden KKP adını kabul etmesi gerekmişti. KKP II. Kongresinden sonra toplanan TKEP III Kongresi (1985) yarım kaldığı ve ancak 1990 Eylül’ünde toparlanabildiği için KKP II. Kongresinin benimsediği ve halen taşıdığımız KKP ismini değiştirmeleri mümkün olmamış, 1990 Eylülünde yapılan KKP III. Kongresi ayrılma kararı alınca, hemen akabinde toplanan TKEP III. Kongresi bu karara saygı duyarak KKP üzerindeki tüm tasarruf haklarından vaz geçme olgunluğu göstermiştir. O gün bugündür KKP bağımsız bir partidir ve bu bağımsızlığın temel belgesi onun tüzüğüdür.

Tüzük, KKP’nin tarihsel oluşumu, şekillenmesi ve gelişiminde kilit belgedir. KKP tarihi sadece özgün bir programla bağımsız bir parti olunamayacağını, bağımsız bir parti olmak için bağımsız bir tüzükle ayrı örgütlenmek gerektiğini göstermiştir.

BİRLEŞİK YA DA AYRI ÖRGÜTLENME SORUNLARININ KKP II. KONGRESİNDE ELE ALINMA ŞEKLİ

KKP’nin örgütsel gelişim tarihi, Kürdistan’da komünist örgütlenmenin alacağı biçimler meselesini tartışmanın parti örgütlenmemizde önemli yer tuttuğunu gösterir. KKP 1982 Mart’ında  Elazığ’da yapılan I. Kongre’siyle TKEP tüzüğüne bağlı bir bölgesel örgüt olarak kuruldu. Kendi tüzüğünü oluşturmadı; kabul ettiği program ise birçok bakımdan eksik ve yüzeyseldi. Programdaki eksiklik ve yetersizlikler KKP 2. Kongresine kadarki örgütlenme ve mücadele pratiği içinde parti kadrolarının önüne  çeşitli zorluklar çıkardı. Mücadelenin ihtiyaçları sadece programsal sorunların değil, aynı zamanda o dönem bağlı bulunulan TKEP Tüzüğüyle yetinmenin de olumsuzluklarını ortaya koydu. 1. Kongre’nin aldığı bir çok karar, bu arada benimsediği parti ismi, TKEP 2. Kongresi tarafından değiştirilmiş; bu durum KKP kadrolarında rahatsızlık yaratmıştı. 1985’te İstanbul’da yapılan KKP 2. Kongresi 1. Kongrede alınan ve TKEP Kongresi  tarafından iptal edilen ya da değiştirilen bazı kararları, tekrar gündemine almış ve yeniden kabul etmişti. Örneğin aşağıda vereceğimiz 1 ve 2 nolu kararlar böyledir:

«Karar No 1 – PARTİNİN ADI ÜZERİNE: 

Kongremiz, Partimizin adını  I. Kongremizin kararı doğrultusunda, yeniden “KÜRDİSTAN KOMÜNİST PARTİSİ” olarak belirlemiştir. 

Partimizin adı: PARTİYA KOMİNSÎT A KURDİSTAN’dır. 

 Karar No 2 – PARTİ ADININ KULLANILMASI ÜZERİNE 

I- “Kürdistan Komünist Partisi’’nin, Türkçe yazılışında kısa adı; “KKP” olarak kullanılacaktır. 

II- Kürtçe yazılışı “Partiya Kominîst a Kurdistan” olarak yazılacak, kısaltılmış ad olarak “PKK’’ kullanılmayacaktır.» (KÜRDİSTAN KOMÜNİST PARTİSİ II. KONGRE BELGELERİ, KKP Yayınları 3, 2. Baskı – Ekim 1988) 

KKP 2. Kongresi, program, tüzük ve örgütlenme konularını etraflıca tartıştı. Kongreye sunulan Merkez Komitesi Raporunun başlıklarından biri “D- PROGRAM VE TÜZÜK SORUNLARI”; bir diğeri “E- PARTİ YAŞAMI VE ÖRGÜTSEL SORUNLAR” idi.

“D- PROGRAM VE TÜZÜK SORUNLARI” başlığı altında şunlar yazıyor:

 «Merkez Komitemiz, 1984 Ekim toplantısında, parti programımızın II. Kongre tarafından tamamlanmasına ilişkin karar aldı. Ve bu yönde hazırlık çalışmalarına girişti, bu çalışmanın ürünü olarak yeni program taslağı kongrenin onayına sunuldu. 

Programımızın tamamlanması ve içeriğinin derinleştirilmesini gerekli kılan işçi ve emekçi yığınlar içerisinde yürüttüğümüz mücadelenin ihtiyaçlarının kendisi olmuştur. Bu ihtiyaçlar bir ülkenin (Kürdistan) komünist partisi programının, bütünlüklü program haline getirilmesini zorunlu kılıyordu, bu zorunluluğu tüm parti kadroları günlük faaliyetlerinnin her adımında ihtiyaç olarak duyuyorlardı. Komünistler olarak, biz hiç bir zaman nesnel koşulların yol vermediği iradi çabalara girmedik. Bizi bugüne getiren bu çizgimiz olmuştur. Program taslağı kongreye sunulduğundan dolayı, daha fazla üzerinde durmayacağız.» 

 Bahsedilen taslak 2. Kongrede tartışıldı, üzerinde gerekli değişiklikler yapılarak kabul edildi. PARTİYA KOMUNİST A KURDİSTAN YAYINLARI 2 dizisinde Mart 1986’da yayınlanan KKP PROGRAMI’nın iç kapağında şu yazıyordu: “KKP II. KONGRESİ TARAFINDAN BÜTÜNLÜKLÜ HALE GETİRİLİP YENİDEN DÜZENLENMİŞ VE ONAYLANMIŞTIR.”

“KKP II. KONGRESİ TARAFINDAN BÜTÜNLÜKLÜ HALE GETİRİLİP YENİDEN DÜZENLENMİŞ VE ONAYLANMIŞ” olan KKP PROGRAMI’nın GİRİŞ kısmında şu yazıyordu:

«Halklarımızın ortak devrim dinamizmi, genelde egemen olan tekelci kapitalizm koşullarının yarattığı nesnel gerçeklikler tarafından belirlenmektedir. Bu gerçeklik, T. Kürdistanı proletaryasının önüne, Türkiye proletaryası ile birlikte örgütlenme ve mücadele görevleri koymaktadır. … Bu koşulların sonucu olarak, Mart 1982’de gerçekleştirdiği I. Kongresiyle kuruluşunu ilan eden T. Kürdistanı proletaryasının politik öncüsü KÜRDİSTAN KOMÜNİST PARTİSİ: 

 Ezen ve ezilen ulusların varlığı, ulusumuzun kendi devletini kurma hakkının zorunluluğu koşullarında, BİRLEŞİK KOMÜNİST PARTİSİ ile, iktidar hedefinde birbirini tamamlayan bir politik yönelişi savunur.» 

 Bu programın TÜRKİYE KÜRDİSTANI’NIN SOSYO-EKONOMİK VE SİYASİ YAPISI başlıklı kısmında şunlar yazılıydı:

«Proletaryanın, halkımızı ulusal bakımdan tam kurtuluşa götürecek sosyal devrimi; Türkiye ve T. Kürdistanı ölçeğinde bütünleşmiş tek devrimin Kürdistan’daki sürecidir. Bu devrim ülkemiz özgülünde Ulusal Demokratik Halk Devrimi’dir. İşçi sınıfımız devrimi, sınıf çıkarları doğrultusunda daha güvenli adımlarla zafere götürmek amacıyla; Türkiye işçi sınıfıyla en sıkı örgütsel, siyasal ve sendikal birliği gerçekleştirecektir.» 

 ULUSAL DEMOKRATİK HALK DEVRİMİ başlıklı bölümde şunlar yazıyor:

«KÜRDİSTAN KOMÜNİST PARTİSİ, Kürdistan proletaryasının partisidir. Proletaryanın bağımsız sınıf siyaseti etrafında örgütlenmesini ve birliğini savunur. Nihai amacı; sosyalizmi kurarak, toplumu sınıfsız sömürüsüz komünist bir düzene götürmektir. Bu amacına varmak için; Türkiye ve Türkiye Kürdistanı genelindeki birleşik devrimin bir parçası olarak, Kürdistan’da ULUSAL DEMOKRATİK HALK DEVRİMİ’ni zafere götürüp, proletarya diktatörlüğünün özgül biçimi olarak halk iktidarını hedefler.» 

 Aynı bölümde şunlar yer alıyor:

«KKP’nin yakın politik hedefi; Türkiye ve T. Kürdistanı halklarının demokratik iktidarı ile birlikte, T. Kürdistanı’nın da ulusal demokratik iktidarını kurmaktır. Bunun için faşist T.C. devletini yıkacak, tekellerin egemenliğine  ve ulusal baskıya son verecek olan Ulusal Demokratik Halk Devriminin zorunluluğuna inanır. 

KKP, Ulusal Demokratik İktidarı, proletarya diktatörlüğüne dönüştürerek, sosyalizme kesintisiz ulaşmayı amaçlar. 

Devrimin zaferi ile birlikte; Kürdistan’ın Türkiye’den ayrılması ya da birlikte kalmasının belirlenmesi için, tamamen özgür bir ortamda Kürdistan’da referanduma başvurma politikasını savunur.» 

 KKP II. Kongresinin kabul ettiği bu program, 1990 sonbaharında yapılan III. Kongrede değişikliklere uğradı. En önemli değişikliklerden biri yakın iktidar hedefinin BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN olarak konmasıydı.

KKP 2. Kongresine sunulan MK raporunda tüzüksel sorunlar konusunda yazılanlar ise şöyleydi:

«Tüzüksel alanda da aşmamız gereken bazı noktaların var olduğu geçmiş yaşanan süreç içerisinde açığa çıkmıştır. Ancak tüzük yönünden yapılacak değişiklikleri direkt ilgilendiren bir sorun olarak Türkiye ve T. Kürdistanı proletaryasının birleşik parti örgütlenmesinin alacağı biçimin belirlenmesi gerekiyor. II. Kongremiz biçim yönünden alacağı karar doğrultusunda tüzükle ilgili değişiklikleri gündemine alacaktır. 

 Tüzüksel sorunda yüzyüze olduğumuz sorun demokratik merkeziyetçilik ilkeleri temelinde her ulustan proletaryanın birliği sorunu değildir. Hayır, tartışma bu noktada değildir. Parti bunu çoktan aşmıştır. Tartışılan sorun bu birliğin alacağı biçim ve biçimin aslına uygun olarak yerine oturtulmasıdır. 

Tartışma konusu olan iki biçim olarak: 

a) Kürdistan ve Türkiye proletaryasının birer ulusal komünist partisi düzeyinde örgütlenmesi; bu her iki partinin demokratik merkeziyetçilik temelinde oluşturacağı birleşik komünist partisi biçimi mi? Yoksa… 

b) Kürdistan’daki ulusal komünist partisinin, Türkiye bölgesel parti örgütleriyle demokratik merkeziyetçilik temelinde yer alacakları birleşik parti biçimi mi? 

Belirtilen biçimlerin hangisi devrim öncesi koşullarda doğru olanıdır. Dolayısıyla bugün biz hangisini savunmalıyız. 

Merkez Komitesi “b” şıkkında belirtilen ikili parti yapısının devrim öncesinde zorunlu ve doğru olduğu kanaatindedir. 

Birleşik örgütlenme yapısı içerisinde, Kürdistan’da proletaryanın ayrıca bir ulusal komünist partisi düzeyinde örgütlenmesi bir zorunluluktur. Bu zorunluluğun başında, Kürt Ulusunun ezilen ulus olması ve ulusal iktidar hedefinin “birlik” ve “ayrılık” olarak her iki durumda da var olmasıdır. Türkiye proletaryasının birleşik örgütlenme yapısı içerisinde ayrıca bir ulusal komünist partisi düzeyinde örgütlenmesini zorunlu kılan ekonomik, siyasi koşullar devrim öncesinde bulunmamaktadır. 

Dolayısıyla Kürdistan proletaryasının partisi olarak KKP’nin, Türkiye proletaryasının bölgesel parti örgütleri ile demokratik-merkeziyetçilik temelinde birleştiği TKEP ile ikili parti savunusu esası alınmalı ve tüzükte varolan eksiklikler bu biçimlenişten hareketle yapılmalıdır.» 

 MK Raporunda ele alınan sorunun 2. Kongre tarafından nasıl sonuçlandırıldığı ise, kongrenin 16 Nolu kararında yer alıyor:

«Karar No 16 – TKEP İLE KKP’NİN ÖRGÜTSEL YAPILANMASI ÜZERİNE 

KKP II. GENEL KONGRESİ: 

Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nın nesnel koşullarında, her ulustan proletaryanın politik birliği olarak Birleşik Komünist Partisi’nin yanısıra, T. Kürdistanı’nda Ulusal Komünist Partisi’nin zorunluluğunu savunur. 

TKEP ile KKP’nin mevcut örgütlenmesinin; çok uluslu TC koşullarında, her ulustan proletaryanın demokratik merkeziyetçilik ilkeleri temelindeki birleşik yapılanması biçimi olduğunu belirler. 

Bu yapılanma içerisinde; TKEP’ni Birleşik Parti, KKP’ni Ulusal Komünist Partisi olarak tesbit eder. 

TKEP’nin “Birleşik” niteliğini belirleyen; Türkiye proletaryasının bölgesel parti örgütleri ile Kürdistan proletaryasının Ulusal Komünist Partisi olarak KKP’nin tek tüzük temelinde oluşturulan birliği olduğu ve Türkiye proletaryasının bu yapılanma içerisinde ayrıca bir Ulusal Komünist Partisi biçiminde örgütlenmesini gerekli kılan, zorunlu ekonomik, sosyal, siyasal koşulların olmadığını KARARLAŞTIRIR. 

Bu tesbitlerden hareketle tüzüksel değişiklikleri gündemine alır.» 

Görüldüğü gibi KKP 2. Kongresi birleşik örgütlenme konusunda o zamana kadar yürürlükte olan ilişki tarzı dışında yeni bir söz söylememekte; lafı döndürüp dolandırmaktadır. 16 Nolu Kararda  “Tüzüksel değişiklikleri gündemine alır” denilmesine rağmen sonuçta herhangi bir tüzük taslağı ya da TKEP tüzüğünde değişiklikler ile ilgili herhangi bir öneri sözkonusu değil. Kongrede bu doğrultuda bir karar alınmamış. 2. Kongre, TKEP – KKP “Birleşik” örgütlenmesi dediği ilişki biçiminde TKEP’i “Birleşik”, KKP’yi Ulusal Komünist Partisi olarak nitelendirmenin ve KKP’yi TKEP’in bölgesel örgütleri ile aynı düzeyde, yani özerk bir alt örgütlenme olarak değerlendirmenin ötesine gitmemiş. Fakat 2. Kongre bu sorunda orta yerde bir “sorun”, bir “sıkıntı” olduğunu sergilemiştir. KKP 2. Kongresinden bir süre sonra Şam’da toplanan TKEP 2. Kongresi ise o sırada TKEP’i TKP’ye iltihak ettirmek isteyen bir muhalefet hareketi ile uğraşmış, Suriye muhaberatının Kongreyi basacağına ilişkin duyumlar üzerine kongre tamamlanamamış ve KKP ile ilişkiler dahil bir çok konuda net sonuçlara ve kararlara ulaşamamıştır. Sorunlar KKP’nin III. Kongresine ve TKEP’in yeniden toplanması gerekecek olan III. Kongresine kalmıştır. Her iki partinin 1990 Sonbaharında İstanbulda peşpeşe yapılan III. Kongrelerinde sorun kesin çözüme kavuşturulmuş; KKP ayrılma kararı alarak bağımsız bir tüzük kabul etmiş; TKEP Kongresine bu karara saygı duymak ve onu onaylamak dışında yol kalmamıştır.

BİRLEŞİK YA DA AYRI ÖRGÜTLENME SORUNUNUN KKP III. KONGRESİNE HAZIRLIK TARTIŞMALARINDA ELE ALINMASI

KKP’nin ilk tüzüğü 1990 Eylülündeki III. Kogrede  kabul edildi ve KKP TKEP’ten ayrılarak bağımsız parti haline geldi. Bu ayrılmanın arka planını yansıtan en önemli belgelerden biri KKP III. Kongresi evvelinde parti içinde yapılan AÇIK TARTIŞMA belgesidir. AÇIK TARTIŞMA belgesinde kongre öncesinde parti alt ve üst örgütlerinde yapılan tartışmaların, üyelerden gelen raporların hepsine yer verilmiyor. Bu tartışma belgeleri ve raporlar bugün artık maalesef yalnızca polis arşivlerinde mevcut;  AÇIK TARTIŞMA belgesi ise arşivimizde halen var. KKP Merkez Yayın Organı DENGE KURDİSTAN dergisinin ILON 1990 tarihli EK-I’inin konusu III. KONGRE’YE GİDERKEN KKP’DE AÇIK TARTIŞMA idi. Bu sayıda yer alan dört yazı o zamanki parti çoğunluğunun eğilimini yansıtıyor. Yazılar şunlardır: KÜRDİSTAN DEVRİMİ ÜZERİNE NOTLAR (Ayhan Celikan), ULUSAL SORUN, KKP VE KİMİ DOĞRULAR (T. Fırat), YENİDEN YAPILANMA SÜRECİ VE KKP’Yİ BEKLEYEN GÖREVLER (Aziz Genç), KÜRDİSTAN SORUNUNUN BAZI YÖNLERİ (Veli Sağlar). Yazılar müstear isimle yayınlandı. Yazarlardan A. Celikan ve o sırada yeni tahliye olmuş olan T. Fırat hariç, diğer iki imza henüz cezaevlerindeydiler. T. Fırat’ın yazısı da aslında cezaevindeyken yolladığı bir yazıydı. Dört yazar da gerek TKEP ve gerekse KKP’nin o zamana kadar savunageldikleri bazı görüşlerin artık aşılması ve yeni dönemde yeni örgütlenme ve mücadele yollarına başvurulması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu yazıları kısaca özetlemekte yarar var:

Veli Sağlar yazısında TKEP’in savunduğu ‘Bazı geleneksel yaklaşımlar’ın ve tek yanlı vurguların ‘terkedilmesi’ni öneriyordu. Bunları şöyle sıralıyordu:

«1- Soruna ekonomist yaklaşım.» 

 Veli Sağlar bu yaklaşımı «ACİL’cilerin ‘Türkleşmiş Kürt tavrı’ suçlamasını haklı çıkartan bir yaklaşım» olarak nitelendiriyor; şöyle diyordu:

 «Nedir ekonomist yaklaşımdan kastım? Ortak örgütlenme ve  mücadeleyi, birleşik devrim dinamiklerinin varlığını savunmak adına iktisadi etkenlerin ve bunların ortaya çıkmış sonuçlarının haddinden fazla abartılması, bunlara tek yanlı bir determinizm tanınmasıdır; iki ulus kaynaşmıştır, tek bir Pazar oluşmuştur, iki ulusun emekçileri her alanda ortak örgütlerini oluşturmuşlardır, iktisadi, politik ve yasal düzlemde ırk ayrımcılığına dayanan ayrı bir statü yoktur… gibi durmadan tekrarlanan vurgular. 

Birileri çıkıp başımıza kakabilir: Desenize pek fazla sorun yokmuş!.. Bu tek yönlü tasvire bir kaç soruyla çomak sokmak gerekiyor:  

1) Bütün bunların altında kalın bir çizgi halinde zor yatmıyor mu? Zor içerilmiş mevcut sonuçların kalıcı olacağını nerden bilebiliriz. Kuşkusuz bazen zorun sonuçları geri döndürülemez biçimde nesnelleşirler. Ama Kürt ulusunun uluslaşma ve kendini kurma süreci modern anlamda yeni başlıyor sayılır. Bu, zora dayalı bütün verili durumun en azından sorgulanacağı anlamına gelir. İktisadi etkenler, ulusal sorun sözkonusu olduğunda halkın sağduyusunu ve eğilimlerini etkilerler. Ama işin siyasal, kültürel, toplumsal ve hatta psikolojik boyutu unutulursa; yasal, idari ve iktisadi alanlardaki birbiçimliliğin aslında iki ulus arasındaki gerçek eşitsizliğe geçirilmiş bir kılıf olduğu gözönüne alınmazsa yüzeydeki ilişkilere fazla takılır kalırız ve gelişen süreci kavramakta zorlanabiliriz. Unutulmamalıdır ki genele şamil bir birbiçimliliği, ezilen ulus nispeten sessiz kaldıkça sürdürebilirler. 

2) Sözünü ettiğim tek yanlı vurgulardan ezilen uluslarda baskının sömürgelere kıyasla daha hafif olduğu türünden bir sonuç kendiliğinden çkıyor. Kuşkusuz sömürgelere kıyasla bazı avantajlardan, baskının daha inceltilmiş ve daha hileli biçimde sürdürülebilmesinden söz etmek mümkündür. Ama bir de madalyonun öbür yüzü var: Zoraki asimilasyona ve ulusal varlığın reddine dayanan politikanın ezilen ulusun benliğini parçalayıp iğdiş etmesi, kamu yaşamına katılımın ancak bu parçalanmayı kabullenmek, kanıksamak ve benimsemekle mümkün olabilmesi, ailede, özel yaşamda, toplumsal yaşamın bazı veçhelerinde ilk Romalı hristiyanlar türünden Kürt, ama kamu yaşamı sözkonusu olduğunda bu kimlikten mecburen sıyrılmak… Bu çifte kişiliğin, bu kişilik parçalanmasının ve içselleşmiş zorun Kürt halkında yarattığı tahribat, kişilik yitiminin sayısız ucubeleri ve bunun giderek toplumsal ve özel yaşamı da çarpılmaya uğrattığı aşikar değil midir? 

3) Sovyetler Birliği’ndeki son gelişmeler iktisadi etkenleri gereğinden fazla abartmamak gerektiğini, bunların, diğer alanlarda özensizliğe düşülmesi halinde yeterli güvenceler oluşturmadığını, ulusal sorunun tarihsel haksızlıkları ve “içe atma”ları eninde sonunda kusan bir direngenliğe ve dayanıklılığa sahip olduğunu göstermiyor mu? 

Tesbit ettiğim eksikliklerin ikincisine geçiyorum: Birincisiyle bağıntılı, fakat bazı bakımlardan daha önemli; çünkü sözünü edeceğim konuda bir perspektife sahip olmazsak ilerde kendi elimizi kolumuzu bağlayabiliriz. Şu “ortak örgütlenme” sorunudur sözünü edeceğim konu. Kürdistan’da giderek bütün siyasal, toplumsal ve mesleki örgütler ulusal bir muhteva kazanacaklardır; bu, sendikalara da yansıyabilir. Oluşmuş ortak örgütlenmeleri ve ilişki biçimlerini sarsıp, bu ortaklığın yeniden ve başka biçimlerde kurulması gerekebilir. Bir fantaziden söz etmiyorum, bunun işaretleri var. Peki biz böyle bir gelişme karşısında ne yapacağız? Olayı “milliyetçilik, ayrılma ve emekçilerin gücünü bölme” olarak mı niteleyeceğiz? Bir anlamda bu ayrılmadır. Çünkü emekçi sınıfları da dahil, ezilen ulus kendini kristalize etmekte, derlemekte, egemen bir ulus olacak şekilde kendini örgütlemektedir. Ama bu, ortak örgütlenmenin ve mücadelenin önünde, barındırabileceği milliyetçi savrulmalar dışında, bizatihi bu gelişmenin doğasından ileri gelen engeller oluşturmaz. Sadece yeni ilişki ve ortaklık biçimleri talep eder. Biz bu noktaya teorik olarak 81 – 82’lerde ulaşmıştık.» 

 Veli Sağlar yazısında «Kürt halkının her alanda kendi öz dinamiklerini açığa vurmaya, kendisini örgütlemeye ve kurmaya yeni başladığını» bir kez daha yineledikten sonra şöyle diyor:

«Yüzeysel bakıldığında bu gelişme Kürdistan’da mücadelenin Türkiye’den kopuşarak ve Türkiye ile ilişkisini salt destek ve dayanışma ile sınırlayarak kendi bağımsız yolunu izlemeye başladığı şeklinde bir yanılsama yaratıyor. Kürdistan’daki toplumsal, siyasal, mesleki ve kültürel örgütlülüğün giderek Türkiye’dekilerin bir uzantısı olmaktan çıkacağını, ulusal bir ton kazanacağını dikkate almayanlar Kürdistan’da bir varlık olamazlar veya silinirler. … Tekrar edeyim: bu gelişme ortak mücadele ve örgütlenmenin giderek geçersizleştiği anlamına gelmez. Bundan iki sonuç çıkar: a) Kürdistan ortak devrim dinamiklerinin yanısıra kendi spesifik koşullarının gerektirdiği bir devrime de artan ölçüde kavuşacaktır; b) Ortak mücadele ve örgütlenme yeni biçimler üzerinde, daha eşit ve kendi somutuna göre kişilik kazanmış yapılar arasında gerçekleşecektir. Burada olmuş – bitmiş bir gelişmeden söz edilmiyor. Şimdiden epeyce belirtisi olan bu oluşumun ileriye dönük bir projeksiyonu verilmek isteniyor.» 

 Veli Sağlar yazısında birleşik devrim perspektifinden vazgeçilmesini; ortak mücadele ve örgütlenmede ısrarın geride bırakılmasını öneriyor değildi; ancak bunun yeni yol ve biçimlerinin bulunması gerektiğini dile getiriyordu. Aynı sayıda yer alan YENİDEN YAPILANMA SÜRECİ VE KKP’Yİ BEKLEYEN GÖREVLER başlıklı yazısında AZİZ GENÇ ise şöyle diyordu:

«Her iki ülke proletaryası adına her iki ülke komünistlerinin kendi partileri nezdinde birleşik örgütlenmeler, günümüz koşullarında halen en gerçekçi örgütlenme biçimidir. Ancak birleşik örgütlenmemizin bugünkü biçimi aşılmalıdır. KKP’nin iradesi üzerinde varolan her türlü gölgeleyici ilişki biçimleri kaldırılmalıdır. Esasen karşılıklı güven ilişkileri üzerinde şekillenmesi gereken birleşik örgütlenmeyi tüzüksel tedbirlerden ziyade programatik düzenlemelerle yürütmek; karşılıklı uyum içerisinde ve ulusal sorunda birbirini tamamlayan iki partinin programlarını karşılıklı olarak tanımak ve uğruna mücadele etmek anlayışıyla hareket etmek gerekir. Eğer asıl önemli olan ideoloji ve politikalarımızın her iki ülkede vücut bulması ve program hedeflerimize ulaşılmasıysa -ki öyle olmalıdır- bunu gerçekleştirmeye en elverişli biçim ya da biçimlerden kaçınmamak daha doğru olacaktır. En güzel ideolojik – politik belirlemeler bile yığınlar arasında kök salmadıkça bir hiçtir. 

Birleşik örgütlenmemizin bugünkü biçimine razı olamayız. Kürdistan proletaryasının siyasal temsilcisi olarak KKP kendi programına ve tüzüğüne sahip olmalı; Türkiye proletaryası adına zaten varolan KKP programı ve tüzüğü de, oluşacak bu yeni duruma göre yeniden düzenlenmelidir. Sosyalist ulusal yeniden kuruculuk bakımından TKEP programının ayrılma temeline oturtulmuş sistematiği ilk KKP programının birlik temelinde oluşturulmuş sistematiği daha da berraklaştırılarak korunmalıdır. Halen canlılığını koruduğuna inandığımız ortak devrim sürecini zafere götürmek için birbirini tam olarak tanıyan ve ulusal sorunda biri ezen ulus komünistlerinin, diğeri ezilen ulus komünistlerinin Leninist tutumlarını yansıtacak, yani bu konuda birbirini tamamlayacak iki ayrı programla yolumuza devam etmeliyiz. 

Ancak ortak devrim perspektifini temel almakla birlikte Kürdistan’daki yeni gelişme sürecinin taşıdığı dinamikler de dikkate alınarak olası bir ayrı Kürdistan devrimi ve buna uygun verilecek mücadelenin stratejik ve taktik belirlemeleri de KKP’nin programında yer almalıdır. Kuşkusuz komünist parti programları ihtimalleri temel almazlar ama içinde bulundukları sürecin gelişim dinamiklerini etraflıca irdeleyerek, kuvvetli görünen ihtimalleri de dışlamazlar. Olası ayrı bir Kürdistan devriminde programımızın hemen uyum sağlayabilecek esnekliğe sahip olması, ileride doğabilecek bir dizi örgütsel sorunun peşinen çözümü anlamına gelmektedir ki, bunu ihmal etmemek gerekiyor. 

Olası ayrı bir devrim kalkışmasında stratejik sloganımızın “BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN” olacağı programımızda vurgulu bir biçimde yerini almalıdır. 

Örgütsel biçimleri bakımından KKP ve TKEP, biri Kürdistan proletaryasının diğeri Türkiye proletaryasının iki ayrı partileri olarak faaliyet sürdürmeli; birleşik örgütlenme, yapıları içiçe karıştırma yerine KKP ve TKEP Merkez Komitelerinden ayrı ayrı ve dengeli oranda seçilecek üyelerin oluşturacağı üçüncü bir merkez aracılığıyla sağlanmalıdır. Kürdistan’ı ilgilendiren ulusal ve uluslararası tüm konularda KKP kendi başına davranabilecek bir statüye tam olarak kavuşturulmalıdır. Birleşik merkez ancak Türkiye ve Kürdistan’ı birlikte ilgilendiren her konuda tam bir yetkiye sahip olmalıdır. İki partinin politik uyumu ve hareket birliğini koordine etmenin gerekli tüzüksel yetkileriyle donatılmalıdır. Birleşik Merkez Genel Sekreterlik kurumunu korumalı; ayrıca her iki partinin temsilini sağlayacak sekreterya kurumu oluşturulmalıdır. 

Bu türden bir birleşik örgütlenmenin sistematik işleyişi kongrelerin de bu işleyişe paralel olarak gerçekleştirilmesini gerektirir. KKP ve TKEP kongreleri ayrı ayrı yapılmalı; iki kongreden seçilecek delegeler birleşik kongreyi birlikte gerçekleştirmelidirler. Parti genel sekreterleri birleşik kongrenin doğal (daimi) delegeleri olmalıdır. Birleşik kongre, her iki kongreden çıkmış olan kararların tümünü değerlendirmeli; birleşik örgütlenmenin tüm sorunlarının çözümünde tam yetkili olmalıdır. Birleşik Merkez Komitesini bu kongre seçmelidir. 

Her iki parti iki ayrı merkezi yayın organına sahip olmalı; birleşik merkezin denetiminde ortak bir yayın organı ayrıca çıkarılmalıdır.» 

 Aziz Genç, yazısında birleşik örgütlenmenin yeni biçimi konusunda daha bir dizi öneride bulunuyor; bunun yanısıra “ulusal kurtuluş ve dolayısıyla ulusal yeniden kuruculuk mücadelesi veren her güç, kurmayı tasarladığı yeni devletin vazgeçilmez organlarından birisi olan halk ordusunun nüveleri olacak kendi askeri örgütlenmesini yaratmak durumundadır” diyerek “KKP, partinin ideolojik – politik öncülüğünde ayrı bir askeri örgütlenmesini yaratmalıdır” önerisinde bulunuyor; “halk cephesinin çekirdeği olacak… ulusal direniş komiteleri”nin hayata geçirilmesinin önemine değiniyor.

Sözkonusu sayıda yer alan T. Fırat ve A. Celikan imzalı yazılarda da birleşik devrim – ayrı devrim, birleşik mücadele ve örgütlenme – ayrı mücadele ve örgütlenme konularında öneriler yer alıyor. Yazı gereğinden fazla uzadığı için bunlara burada yer vermeyecek; sorunu kongrenin nasıl çözümlediğine bakacağız.

BİRLEŞİK YA DA AYRI ÖRGÜTLENME SORUNUNUN KKP III. KONGRESİNDE ELE ALINMA VE SONUÇLANDIRILMA ŞEKLİ

Sorunun III. Kongrede nasıl ele alındığını ve çözümlendiğini belgeleyen kaynağımız KKP III. KONGRESİNE SUNULAN MK POLİTİK RAPORU VE KONGRE KARARLARI başlıklı, tarihsiz ancak KKP YAYINLARI 5 numarasıyla Kongreden hemen sonra yayınlandığını bildiğimiz  belgedir.

Merkez Komitesi raporunda herhangi bir net öneri yoktur. Raporun ÖRGÜTSEL YÖNELİŞLER başlığını taşıyan son bölümünde tek bir paragraf vardır. Şöyle:

«Örgütsel yönelişlerimiz içinde en kilit sorun ise, ayrı-birleşik örgütlenme diyalektiğinin yeniden kurulmasıdır. KKP bu Kongrede kendi tüzüğünü oluşturacak. Bu noktaya niçin, nasıl geldik ve nereye varmak istiyoruz, bu konuları net biçimde izah etmeliyiz. Öte yandan, Türkiye işçi ve komünist hareketiyle nasıl bir ilişki içinde olacağımızın da netleştirilmesi gerekiyor. Nihayet Kürdistan’ın diğer parçalarıyla ilişkilerimizin nasıl olacağı da netleştirilmelidir.» 

 MK raporunda net öneri olmamasının nedenini açıklamak gerekiyor. Bilindiği gibi 1986 polis darbesi yüzünden KKP MK’nin II. Kongrece seçilmiş üyeleri hapse düşmüş;  Kasım 1986’da toplanan TKEP I. Konferansı bir KKP Geçici Merkez Komitesi kurma kararı almıştı. Kurulan GMK’nin bir üyesi (Hüseyin Elmas) Kasım 1988’de yaşamını yitirmiş; GMK’nin geride iki üyesi (Hasan Abdo ve Ayhan Celikan) kalmıştı. KKP MK’nin II. Kongrece seçilmiş iki asil üyesi (Sinan Çiftyürek ve Kemal Bilget) 1990 yazında hapisten yeni tahliye olmuştu. Hapisten çıkan üyelerle; GMK’nden Ayhan Celikan biraraya gelerek KKP MK’ni yeniden oluşturdu ve Kongre hazırlıklarını hızlandırdılar. KKP’nin TKEP’ten ayrılması hususunda yeni Merkez Komitesi içerisinde tam görüş birliği yoktu. İki üye ayrılmaktan yanaydı ve zaten yukarda bahsettiğimiz DENGE KURDİSTAN EK I’deki AÇIK TARTIŞMA’daki yazılarında görüşlerini açıklamışlardı; fakat halen Genel Sekreter konumunda olan şahıs (Haydar Canbek – S. Çiftyürek) buna şiddetle karşı çıkıyordu. Tüzük gereği kritik durumlarda genel sekreter çift oy hakkına sahip olduğu için yeni merkez organda ayrılıp ayrılmama konusunda oylar eşit kalıyordu. Bu yüzden MK’nın ortak görüşünü yansıtan bit tutum rapora yansımadı. Gerçi halen hapiste olan Aziz Mahmut da görüşünü ayrılma lehinde belirtmişti, ama kongre öncesinde tüm gücünü kongre hazırlık çalışmalarına yöneltmek isteyen MK raporda nötr bir açıklamayla yetinmeyi ve işi kongreye havale etmeyi uygun buldu. Gerek KKP kongresinde gerekse hemen peşinden yapılan TKEP kongresinde H. Canbek ayrılmama yönündeki tutumunu sürdürdü. Fakat delegelerin çoğunluğunun ayrılma yanlısı olduğunu görünce oylamada çekimser oy kullandı. TKEP kongresinde benzer sahne yaşandı. Teslim Töre ve H. Canbek ayrılmama yanlısı görüşlerini sonuna kadar savundular; fakat TKEP delegelerinin çoğunluğu zaten ayrılma kararı almış olan KKP Kongresinin kararına saygı duymak gerektiği düşüncesindeydi. Oylamada hem T. Töre, hem H. Canbek kendilerini çekimser oy kullanmak mecburiyetinde hissettiler. Her iki kongrede de oy çokluğuyla KKP’nin TKEP’ten ayrılması kararı alındı.

III. Kongre ilk bağımsız KKP tüzüğünü kabul etti. Partinin o zamana kadar geçerli olan programında yakın iktidar hedefi olarak yer alan federasyon çözümü yerine yakın politik hedef olarak bağımsız Kürdistanın kurulmasını belirledi. Olası bir federasyon seçeneğini, buna bağladı. Örgütlenme konusunda 3 nolu kararı aldı. Bu kararın başlığı KKP – TKEP İLİŞKİLERİ ÜZERİNE’dir.

Kongre esnasında yapılan konuşma ve tartışmaları yansıtan tutanaklar ve notlar maalesef elimizde mevcut değil. Ancak alınan 3 nolu karar hem Kongre öncesi parti örgütlerindeki ve parti basınındaki hem de kongre esnasında yapılan tartışmaların ulaştığı sonuçları formüle etmektedir. Bu karar  üç sayfa tutuyor. Tümünü aktarmak zaten epeyce uzayan yazıyı daha da uzatacaktır. Karar KKP ile TKEP ilişkilerinin tarihsel geçmişini özetliyor, bu geçmişe sahip çıkıyor, ancak yeni dönemde yeni örgütsel yönelişlere girmenin zorunlu olduğunu belirterek şu sonuca ulaşıyor:

«Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrim dinamiklerinin birlikteliği bugün bir üst boyutta yeni bir düzlemde ve somut şartlar uyarınca yeniden kuruluyor. Her iki ülkede kendi dinamikleri üzerinde şekillenen ayrı siyasi yapıların karşılıklı güvene ve düşünce birliğine dayanan ilişkileri, enternasyonalist temellerde ve eşit haklı örgütsel birlikler üzerinde yükselecektir. KKP, bu yeni sürece uygun olarak örgütsel yapılanmasını yeniden düzenliyor.» 

 3 Nolu Kararın beş bendden oluşan birinci fırkasının sonuncu bendinde yer alan bu ifadelerden sonra gelen 2. Fırkada şunlar söyleniyor:

«Bu gerçeklerden ve gerekçelerden hareket eden KKP III. Kongresi, KKP ile TKEP’in ortak tüzük yapılanmasının aşılarak KKP’nin kendi tüzüğünün yürürlüğe konmasını kararlaştırmış; parti tüzüğünü onaylamıştır. KKP, Kuzey Kürdistan’ın ulusal-toplumsal kurtuluş mücadelesini kendi program hedefleri doğrultusunda, örgüt işleyişini de kendi tüzüğünün hükümleri yönünde yürütecek; bağımsız ve ayrı bir parti kimliğiyle politik mücadelesini sürdürecektir.» 

 3 Nolu kararın 3. Fırkasında KKP’nin her iki ülke komünist hareketinin birliğinin sağlanması yönündeki görev ve sorumluluğunun altını çizdiği, iki ülke komünist hareketlerinin birliğinin sağlanması, bu birliğin yeni duruma uygun, bir üst düzeyde, daha güçlü ve eşit koşullu olarak gerçekleşmesi için mücadele edeceği vurgulanmaktadır.

Kararın 5. Fırkasını olduğu gibi aktaracağız. Bu fırkada şunlar yazıyor:

«III. Kongremiz, Türkiye proletaryası ile ortak örgütlenme ve mücadele savunumuzdan ve bu savununun gereği olarak TKEP’le birlikte yürüttüğümüz mücadelenin yarattığı ortak değerlerimizden hareketle KKP-TKEP ilişkilerinin aşağıdaki şekilde düzenlenmesini KARARLAŞTIRMIŞTIR. 

I- KKP, Türkiye ve Kuzey Kürdistan proletaryasının enternasyonal dayanışmasının ve birlikte mücadelesinin zorunluluğu nedeniyle, bunun gerekli kıldığı mücadele ve örgütlenme biçimlerini yaratmaya çalışacaktır. 

II- KKP üyeleri, kendi organsal faaliyetlerinden kopmadan gerektiğinde başka ülkelerin komünist partilerine üye olacak; sendika ve diğer demokratik kitle örgütlerinde TKEP’lilerle birlikte örgütlenme ve mücadeleyi yürüteceklerdir. 

III- KKP, Kuzey Kürdistan’da kendi programının hayata geçirilmesi için mücadele ederken; Türkiye’de de (KKP’nin TKEP’le programatik paralelliğinin bir gereği olarak) TKEP programı doğrultusunda mücadele edecektir. 

IV- KKP, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da politik mücadelenin birliğini ve dayanışmasını sağlamak için KKP ve TKEP MK’lerinden eşit sayıda kadroların yeraldığı bir Koordinasyon Komitesinin kurulmasına çalışacaktır.» 

 Geçerken 3 Nolu kararın 1. Fırkasının c bendindeki bazı ifadelere de yer vermeliyiz:

«KKP’liler, herşeyden önce KKP’li olmak zorundadır. Politik ve örgütsel mücadeleyi aslına uygun bir ulusal içerikle sürdürebilmenin ilk şartı budur. … Partili kimliğin kazanılması ve parti tüzel kişiliğinin güçlendirilmesinin yolu bundan geçecektir. 

Partinin tarihsel çıkışı dikkate alınarak ulusal devrim dinamiklerinin daha net olarak bilince çıkarılması, sınıf bakış açısının ulusal prizmalardan geçirilmesi, Türkiye proletaryasının politik öncü örgütüyle bu süreçte kazanılan değerler üzerinden birleşikliğe ulaşılması, ancak, güçlü KKP ruhuyla olanaklı hale gelecektir.» 

Aktardığımız ifadeler bundan otuz yıl önce ayrı, bağımsız bir parti olarak kendini yeniden yapılandıran KKP’nin ortak – birleşik mücadele ve örgütlenme konusuna nasıl yaklaştığı konusunda fikir veriyor. KKP birleşik örgütlenme ve mücadele anlayışını terketmiş değildi; bu gün de bu görüşten uzak değildir. Tüzüğü, parti üyelerinin, ”amaçları KKP’ye karşıt, tutumu düşmanca olmayan partilere” üye olmasına olanak tanımaktadır. Tabii ki KKP üyelik görev ve sorumluluklarını da yerine getirmek şartıyla. Başka ülkelerin devrimci ve demokratik partilerine üye olma hakkına sahip olan KKP’lilerin yaşadıkları ülkeler komünist partilerine üye olmaları sadece hakları değil, aynı zamanda görevleridir de.

KKP’nin Türkiye bakımından tanıdığı ve  büyük ölçüde programatik paralelliğe sahip olduğu komünist partisi 1990 yılında halen TKEP idi. Bu nedenle yukardaki kararda TKEP’in adı zikredilmektedir. O dönemde TKEP ile KKP Merkez Komiteleri arasında bir koordinasyon komitesi kurulmuştu; bu komite partilerin kendi merkez komitelerinin üstünde bir organ değildi; merkez komiteleri arasında bir dayanışma, istişare, haberleşme ve eşgüdüm organıydı. Mayıs 1993’te TKEP Merkez Komitesi polis tarafından açığa çıkarılınca bu parti ağır darbe aldı ve bir daha da toparlanamadı.

Kuşkusuz TKEP Türkiye komünist hareketinin tek müfrezesi değildi; başka komünist güçler de vardı. KKP, Türkiye komünist hareketi içindeki değişik müfrezelerden bir kısmıyla bugün de dostluk ve dayanışma ilişkileri içerisindedir.  Fakat bu, birbirini kongre kararıyla karşılıklı tanıma biçiminde ve örgütsel birlik ve dayanışmanın örneğin “eşgüdüm komitesi” gibi somut araçlarıyla   desteklenmekte değildir. Bu eksikliği gidermenin, parti programı KKP programıyla paralellik arzeden, temel konularda müşterek görüşler savunan Türkiyeli komünist güçlerin kimler olduğu konusunda net bir karara varmanın zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bundan sonraki KKP kongresinin ele alıp netleştireceği en önemli konulardan biri kuşkusuz budur. Elbetteki kongreye giden yolda merkez komitesi de bu hususu netleştirme çabası içinde olacak ve kongreye somut öneri götürebilecek düzeyde çalışma içinde olacaktır.

Birleşik örgütlenmenin kendi somutumuzda aşılmış biçimlerine yeniden dönmeyi düşünmüyoruz; ancak yeni yollar bulma, biçimler ve araçlar yaratma hususuna kapalı olmadık; şimdi de kapalı değiliz.

BOLŞEVİK PARTİZANIN DİĞER ELEŞTİRİLERİ

Gelelim referandum hususunda Bolşevik Partizancı yoldaşların eleştirisine. Yoldaşlar şöyle eleştiriyor: «KKP, referandum yapıldığında hangi görüşü savunacaktır. Sosyalist bir Türkiye ile birliği mi savunacak ya da Kürdistan’ın ayrı bir devlet olmasını mı savunacaktır? … Sömürgeci devletin yıkılmasının ertesinde komünistler, “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” biçiminde federatif bir çözümü savunur. Referandum sırasında da ayrılıktan yana değil birlikte federatif bir yapının propagandasını yapar.» 

 Türkiye’nin sosyalist bir yolu tercih edeceğinin kesinleşmesi halinde Kürdistan komünistlerinin «Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” biçiminde federatif bir çözümü» gönül rahatlığıyla Kürdistan proletaryasına ve halklarına önermesi için belirli koşullar gereklidir. Bu koşulların yerine getirilmesi Kürdistan komünistlerine değil; Türkiye komünist hareketine bağlıdır. Nedir bu koşullar? Türkiye komünist hareketinin «ayrılma özgürlüğü»nü lafta değil, «nasıl olsa Kürtlerçantada keklik; ayrılma haklarını savunsak da ayrılmazlar» uyanıklığıyla değil; gerçekten, samimiyetle savunmaları başta gelen koşuldur. Halkımızın ağzı sütten yanmıştır, yoğurdu üfleyerek içmektedir. Türkiye sosyalistlerinin bugüne kadarki pratikleri hep «birleşme özgürlüğü»nü(!) savunmaları, hatta buna ekonomik, politik, sosyal bahaneler uydurmaları; kendi bahanelerini nesnel, bilimsel gerçek olarak sunmaları, Marksizm – Leninizmin bu konuda koyduğu ilkeleri hep kendine yontar biçimde sömürmeleri doğrultusunda olmuştur. Bu tutumları, Kürt ulusal hareketi yükseldikçe iki yönde gelişmektedir; Türkiye sosyalistlerinin bir kısmı açıkça şövenizme yönelmekte; bir kısmı ise şövenist yüzlerini gizlemek için Kürt ulusal hareketi içindeki “Türkiyelileşmeciler”e yaltaklanmakta; bunların bir çok etken tarafından savruldukları saçma sapan tezlerinin sözde bilimsel ve teorik izahatlarını yapmakta; Türkiyelileşmeciliğin doğruluğunu, olmazsa olmazlığını kanıtlama şampiyonluğuna soyunmaktadırlar. Bu hususta İmralı’da kotarılan  bilim dışı tezleri daha uygun kılıf altında pazarlama işi bu tür Türkiye sosyalistlerinin temel uğraşları olmuştur. Bahsettiğimiz eğilimler kendilerini sosyalist olarak nitelendiren Türkiye sol kesimleri içinde ağırlıklı bir oran teşkil ediyor. Kuşkusuz Bolşevik Partizan gibi istisnalar, samimi komünistler mevcuttur. Bunların öne geçmesi, Türkiye sosyalist hareketi içinde ana eğilim olması  bizleri sevindirir. Bir devrim halinde bu güçlerin başat olması halkımız ve işçi sınıfımız arasındaki kuşku ve güvensizlikleri giderecek; bizlere de federal birlik yönünde gönül rahatlığıyla propaganda yapma kolaylığı sağlayacaktır. Kuşkusuz mesele kolaya kaçma meselesi değildir; mesele Türkiye devrimci hareketinin rüştünü ispatlaması, samimiyetini kanıtlaması meselesidir.

Bu ve benzeri nedenlerden ötürü programda federal tercihten yana propaganda savunusuna yer verilmemiş; bu nokta açık bırakılmıştır.

Bolşevik Partizancı yoldaşların uzun uzun ele aldıkları bir konu 80li yılların sonu ve 90’ların başında reel sosyalizmin çöküşü konusu. Bu konuda Bir Genel değerlendirme Denemesi / Tezler hazırlamışlar; bunu görüşümüze sunuyorlar. Bu konuda Sosyalizmden Geriye Dönüş Sorunları başlıklı, H. Yeşil imzalı daha kapsamlı bir çalışmalarından da haberdarız. Her iki çalışma da incelenmeye değer çalışmalar. Bu konuda şimdiye dek çeşitli çevrelerce bir çok şey söylendi; ancak geçmiş sosyalizmin deneylerinin doğru ve doyurucu bir değerlendirmesinin henüz yapılmadığı kanaatındayız. Bu konu teorik tartışmalara, daha doyurucu analizlere ve çıkarsamalara muhtaçtır. O yüzden parti programımızda kesin çıkarsamalar yapmaktan kaçındık. Sadece bu konuda değil, kapitalizmin yeniden dizginsiz egemenliği altına giren dünyanın içinde bulunduğu koşullar hakkında da kesin belirlemeler yapmaktan uzak durduk. Ana eğilimleri saptamakla yetindik. Böyle bir tutumun bilimsel çalışmaları, teorik tartışmaları özendireceği kanaatındayız.

Bolşevik Partizan’dan yoldaşların ele aldığı diğer konulara gelince.

Osmanlı devletini askeri – feodal emperyalist bir güç olarak değerlendiriyoruz. Lenin de Çarlık Rusyası için aynı belirlemede bulunur. Eski Japon imparatorluğu, Avusturya – Macaristan Habsburglar İmparatorluğu da bu nitelikteydi. Mustafa Suphi ve arkadaşları da Osmanlı imparatorluğunu böyle nitelendirirler.

Bugünkü Türkiye’ye gelince; yılların kaşarlanmış emperyalistlerine kıyasla henüz oldukça cılız olsa da TC devleti emperyalist bir devlet olma aşamasına ulaşmıştır. Bunu sadece emperyalist hayallere, vizyona, hedefler peşinde koşmasına, emperyalist politikalar izleme niyetlerine bakarak söylemiyoruz. Bize göre kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasının işleyişi TC devletini ve daha bir dizi devleti artık emperyalist kurtlar sofrasının yeni aktörleri haline getirmiştir. Sofrada aldıkları pay, ekonomilerinin çapı, dünya piyasasındaki yerleri, dünyadaki nüfuzları eşit olmayabilir; ama dünya iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki emperyalist devletin avlanma sahası olmaktan çıkmış; bu sahaya yeni çakallar dahil olmuştur. Kürdistan bakımından Türkiye zaten sömürgeci, emperyalist bir devlettir. Askeri – feodal Osmanlı emperyalizminden farklı olarak tekelci kapitalizmin geliştiği ve herşeye egemen olduğu bir devlettir.

Bolşevik Partizan’ın diğer bir eleştirisi parti programının GEREKÇE bölümünün başında yer alan cümledeki «milletimiz Kürt milletidir» ibaresidir. Bolşevik Partizan komünist «partinin bir ulus partisi olduğunu yazmanın doğru olmadığını; komünist partilerin ulus değil, sınıf partileri olduğunu» yazıyor. Bu doğrudur; komünist partiler ulus partisi değildir; o yüzden partinin ismi Kürt Komünist Partisi değil, Kürdistan Komünist Partisidir; yani parti ulusun değil, ülkenin partisidir. KKP, partinin sınıf niteliğini programın başında yer alan PARTİNİN KİMLİĞİ bölümünde net olarak ortaya koymuştur. Bu bölümün ilk cümlesi şudur:

«Partiya Komunista Kurdistan – KKP, Kuzey Kürdistan proletaryasının hem milli, hem toplumsal mücadelesine kılavuzluk etmek amacıyla mücadele eden devrimci komünist partisidir.» 

 İkinci cümle ise şöyledir:

«Partiya Komunista Kurdistan – KKP, Kuzey Kürdistan proletaryasının bağımsız sınıf partisidir.» 

 Bu cümlelerde partinin ülkesel niteliği yanında sınıfsal niteliğine vurgu yapılıyor. Ülke olarak Kürdistan’ın kuzey parçası temel alınıyor; sınıf olarak proletarya sınıfı özellikle belirtiliyor. Bunun özellikle ve birden çok belirtilmesi boşa değildir; Kongre’de partinin sınıf niteliğini vurgulamanın yanlış olacağını, bunun yerine  «emekçi partisi, halkçı parti» olarak tanımlanması gerektiğini ileri süren önergeler yapılmıştır. Öte yandan partinin «bağımsız sınıf partisi» olma niteliği ile «devrimci komünist partisi» olma özelliği de iş olsun kabilinden yazılmamıştır. Adına «komunist» sıfatını yazmakla birlikte komünizmle uzaktan yakından alakası kalmamış, bayraklarından orak – çekiç amblemini ve kızıl rengi çıkarıp atmış sözde KKP ile ayrımı vurgulamak için bu niteliklere vurgu yapılmıştır. Devrimci KKP TC devletinin yasalarına bağlı değildir; tüzüğü ve programıyla yasadışıdır.

O halde GEREKÇE bölümündeki şu ifadelere neden yer verildi? «Ülkemiz Kürdistan’dır; milletimiz Kürt milletidir; dilimiz Kürtçedir; partimiz KKP’dir.»  

 Bunun nedenleri var:

Birincisi, Kürdistan ülkesinin kendi kaderini kendi belirleme hakkına sahip, TC’den ayrı bir ülke olduğu gerçeği yalnız Türkiye halkları arasında değil; Kürdistan halkları arasında da neredeyse unutturulmuş, en azından önemsizleştirilmiştir. Kürdistan Türkiye’nin coğrafik bir bölgesi olarak zihinlere nakşedilmiştir. Artık kanıksanmış olan bu anlayışa göre Kürdistan Türkiye’dir; ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiyenin ayrılmaz, ayrılması teklif dahi edilmez doğal bir parçasıdır. Kürdistan sömürge statüsü ile dahi var olmayan, namevcut, hayali  Ağrı Dağına meftun edilmiş hakiki Türk vatanıdır. Türkiye’nin coğrafik Doğu ve Güneydoğu Anadolusu’dur. Coğrafik bir bölge olarak Ege Bölgesi gibi, Akdeniz Bölgesi gibi bir Türkiye Atlası parçasıdır.

Bu anlayışın kırılması gerekiyor. Kuzey Kürdistan Türkiye değildir. Türkiye’nin yönlere göre sınıflandırılan parçalarından biri değildir. Kuzey Kürdistan, tüm Kürdistan’ın bir parçasıdır, kuzey parçasıdır. Gerçek budur; herkesin bu gerçeğe alışması gerekiyor. En başta sömürgeci TC devletinin egemen ulusunun buna alışması gerekiyor. Normal koşullarda hiçbir parti programında yer verilmeyecek, verildiği taktirde tuhaf kaçacak olan bu ibarenin programın GEREKÇE bölümüne konmasının nedeni budur. KKP programı kendi GEREKÇESİ’ni yazmaya KÜRDİSTAN ÜLKESİNİ başa koyarak girişiyor.

Millet ifadesi hemen peşinden geliyor. Buradaki millet partinin milleti değil; Kürdistan ülkesine adını veren, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan millettir. Uluslar çağında her ülkenin çoğunluk bir milleti olur; ülkeyi oluşturan diğer unsurların mevcudiyeti bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Kürdistan’da çoğunluk ulus dışında başta Türkler olmak üzere başka ulusal ögeler de vardır. Nasıl ki Türkiye’de Türklerden başka ulusal ögelerin de var olması o ülkeyi Türkiye olmaktan çıkarmazsa, Kürdistan’da diğer ulusların mevcudiyeti de Kürdistanı Kürdistan olmaktan çıkarmaz, onu otomatikmen Anadolu ya da TC’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi haline getirmez. Bu söylenelerden kendiliğinden anlaşılır ki «milletimiz Kürt milletidir» demekle «partimiz Kürtlerin milli partisidir» demiyoruz; «Kürdistan Kürtlerindir» diye saçma bir görüş savunmuyoruz. Buradaki ifadelerden bu anlamı zihni Türk milli eğitimi, maarifi, zihniyeti tarafından şekillendirilmiş kafalar çıkarabilir. Kürt milletinin «biz Kürt milletiyiz» demesi ise sömürgeci boyunduruk altındaki bir ulusun isyan çığlığıdır, kendini ifade etme, kimi haklara sahip olduğunu dile getirme feryadıdır. Bu feryadı sömürgecinin ırkçı, şövenist histerileriyle karıştırmak ve özdeşleştirmek ise en azından ayıptır. Söylenen şudur: Biz bir milletiz; her ne kadar varlığımız kabul edilmiyor, ülkemizin varlığı inkar ediliyor, ulusal devlet kurma hakkımız reddediliyorsa da biz varız, bir milletiz ve millet olarak bağımsız devletimizi kurmak istiyoruz. Komünist partisi olarak halkının ulusal davasına da sahip çıkan ve bu davaya öncülük etmek ve proletaryanın sınıf damgasını vurmak isteyen partimizin bu konuda ürkek davranmasi düşünülemez.

Klasik ulus tanımında ulusal kurtuluş bayrağını ulusal burjuvazi taşır. Ama Kürdistan’da bu böyle değildir. Kürdistan’da bir ulusal burjuvazi yoktur; Kürdistan burjuvazisi daha baştan kendini Türk olarak tanımlamıştır; Türk tekelci burjuvazisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Kürt milleti, deyim uygunsa, proleter bir millettir; Kürdistan’da başta proletarya olmak üzere emekçi sınıflar Kürt milletini teşkil etmektedirler. Ulusal kurtuluş davası proletaryanın omuzlarındadır ve toplumsal kurtuluşla ayrılmaz bağ içindedir. Konu böyle ele alındığında «milletimiz Kürt milletidir» sözünden yersiz anlamlar çıkarılamaz; sadece ulusal ve toplumsal kurtuluş yoluyla sömürgeci boyunduruğu kıracak ve bu sayede kendini ezen ulusun proletaryasının toplumsal kurtuluş mücadelesinin de işini kolaylaştıracak bir toplumsal zeminin vardım, varım, var olacağım diye haykıran sesi anlaşılır. Tüm uluslar proletaryası bu sese kulak vermek, bu sesin taleplerine sahip olmak, destek olmak yükümlülüğüyle sorumludur. Bu sorumluluğun gereklerini yapmakla kendi sınfsal kurtuluşlarının da önünü açacaklardır. Her ulustan bilinçli proleterler Kürt milletinin milli kurtuluş sorununun genel toplumsal kurtuluş meselesinin çözümü için olmazsa olmaz bir husus olduğunu biliyor ve Kürt milleti sözünden rahatsızlık duymuyorlar. Komünistler sınıf bilinçli proleterlerden ayrı bir tutum içinde olamazlar. Kürdistan komünistleri «milletimiz Kürt milletidir» demeyecekse, kim diyecektir; Kürdistan komünistleri özü Kürt milletinin milli ve toplumsal kurtuluşu demek olan ulusal soruna sahip çıkmayacaklarsa kim sahip çıkacaktır? Kürdistan komünistlerinin Kürt ulusal sorununa sahip çıkması öteki ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçileri partiden uzaklaştırır endişesi yersiz bir endişedir ve bu işçi ve emekçilerin geri bilinçlerine teslim olmaktır. Tersi doğrudur; sınıf bilincine erişen her işçi ve emekçi Kürt milletinin milli kimliğine sahip çıkmasından kuvvet alır, bu sahip çıkmanın sadece Türk sömürgeci egemenliğine karşı bir başkaldırı olmadığını; bu egemenliğin öteki tezahürlerine karşı da isyankar, devrimci bir muhalefet demek olduğunu kavrar ve partinin başarısı için ona katılmaktan kaçınmaz. Biz, proletaryanın geri yanlarına, gerici önyargılarına teslim olmuyoruz; aksine bu yanları aşmadıkça sınıfsal kurtuluş yüzü göremeyeceğini ona ısrarla hatırlatıyoruz.

Bolşevik Partizan «Kadınlar bölümünde kadınları “sahiplenici”  bir dil kullanılmasını doğru bulmuyoruz» diyor.  Programın bu maddesi kadın yoldaşlarımız tarafından yazıldı. Erkek diline karşı son derece duyarlı olan kadın yoldaşlarımız, kendi yazdıkları maddeden, böyle bir anlam çıkarılacağını akıllarına bile getirmemişlerdir. Programdan böyle bir anlam çıkarmak zorlama bir çabadır. Mesele kadınların devrimci demokratik taleplerini ve mücadelelerini benimsemek, içselleştirmek, bu talepleri ve uğruna verilen mücadeleleri kendi öz mücadelesi olarak ele alıp ona  öncülük etmektir. Burda sözkonusu olan kadınları sahiplenmek, mal – mülk gibi ele almak değildir. Program, ulusal demokratik halk iktidarı koşullarında kadınlar için izlenecek politikaları belirlerken bunları kadınlara bir lütuf, bir ayrıcalık olarak koymamaktadır. Sıralanan önlemler ve önerilen çözümler erkeklerin kadınlara bahşettiği bahşişler değil; ezeli erkek egemenliğini ve kadının tarihsel köleliğini ortadan kaldıracak sosyalizm sürecinin bu alandaki ilk adımlarıdır.

Çalışma yaşının alt sınırının 18 değil de 16  ve bununla bağlantılı olarak zorunlu eğitimin 12 yıl yerine 8 yıl olarak belirlenmesine gelince; verili durumdan yola çıkarak devrimin ilk aşamalarında çalışma yaşamının en az 16 yaş ile sınrlandırılmasını, daha küçüklerin çalıştırılmamasını, temel eğitimin 8 yıl olmasını gerçekçi bir tedbir olarak ele aldık. Yine de tartışılmaz demiyoruz. Bolşevik Partizan’ın önerisi «Demokratik halk devleti bütün vatandaşlarına 12 yıllık zorunlu, ücretsiz, tüm masrafları devlet tarafından karşılanan, içerik olarak gerçek anlamda laik ve demokratik eğitim sunacaktır. 18 yaşından küçük çocukların çalıştırılması yasaklanacaktır» biçimindedir.

Resmi dil.

Bolşevik Partizan «Kürdistan Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin resmi dili Kürtçe olacaktır» ibaresine karşı çıkıyor; «Kuzey Kürdistan’da yaşayan halkların kendi dillerini özgürce geliştirmesinin olanaklarının yaratılacağı; herkese anadilde eğitimin sağlanacağı yazılması doğru ve yeterlidir» diyor. Bolşevik Partizancı yoldaşların bu önerisi programda zaten var; yanısıra resmi dilin Kürtçe olacağı da var; yoldaşlar bu ibareyi fazla ve gereksiz buluyor. Kendi ulusal devletini kuracak olan Kürt ulusunun, diğer dillere de haklarını tanımak koşuluyla kendi dilini resmi devlet dili yapmaması için hiç bir neden yoktur. Kaldı ki yıllar boyunca dili yasak olan Kürt milletinin ulusal kültürel gelişmesi için dil kilit önemdedir. Dillerin gelişmesinde devletin büyük rolü vardır. Kendi ulusal dilini resmi dil bile yapamayacaksa Kürt ulusu neden devlet kursun? Yılların yasakları ve asimilasyon politikalarıyla gelişimi köreltilen, milyonlarca Kürde unutturulan Kürtçenin ölmekte olan diller arasında yokolup gitmemesi, yeniden canlanması, gürbüzce gelişmesi için resmi dil yapılması aslında sadece geleceğin sorunu değil; bugünün de sorunudur. Kürdistan demokratik halk devrimi gerçekleşmeden, bağımsız ya da federal Kürt devleti kurulmadan evvel de erişilmesi gereken bir hedeftir. Burjuva demokratik bir anayasaya kavuşmuş, daha demokratik bir TC devletinin bile Kürtçeyi resmi devlet dilleri arasına alması gerekir. Yani bu konu sadece devrim sonrasına ertelenemeyecek güncel demokratik bir taleptir aslında.

KKP Program Komisyonu

16 EYLÜL 2020

Bölüme ait diğer yazılardan!

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM !

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM ! Sömürgeci Türk devletinin …