Home / Makaleler / CEPHE VE İKTİDAR MESELESİ ÜZERİNE

CEPHE VE İKTİDAR MESELESİ ÜZERİNE

Konumuzla yalnızca sözcük benzerliği olan bir giriş umarım anlayışla karşılanır. 1908 de ABD de başlayan ve tüm dünyaya yayılan kapitalizmin bunalımı halen sürüyor. Bunalımın savaş politikalarıyla dışa vurduğu ilk alan ise bölgemiz Ortadoğu. Kapitalizmin krizinin yakın gelecekte atlatılabileceğinin emareleri de ortalarda gözükmüyor.
Kriz içerisinde olan yalnızca tekelci kapitalizm değil. Biz,Dünya koministleri de çoktandır ağır bir kriz içerisinde yaşıyoruz. Reel sosyalzmin çöküşünün üzerinden 25 yıl geçti. Hala genel kabul gören çözümler üretemediğimiz epeyce konu başlıklarımız var. Bunlardan bir tanesi ve bu yazı konusunu da bire bir ilgilendireni , CEPHE VE İKTİDAR konusu ve ilişkisidir.
Reel sosyalizmin çöküşünde, hem de kumdan şatoymuş gibi çöküşünde rol oynayan etkenlerden birisi hiç şüphesiz üst yapıydı. Devletti, partiydi, meçlisti, hukuktu, yasaydı sendikalardı, özgürlüklerin sınırlarıydı, yasalardı vs vs.
„Reel sosyalist ülkeler yöneticileri satılmışlardı, emperyalizmin adamlarıydı ve hatta zaten kapitalizmi savunuyorlardı“ türünden basitlikler ve sığlıklar bir koministin bakış açısı olamaz. Önce bunun altını çizeyim. Lenin“in partisi hep Leninistti. Lenin’i iyi anlamamış olabilirler; kaba bir takipçi oldular diye eleştirilebilirler. Fakat, sermaye kanunlarının geçerli olmadığı bir sistem ve işleyişin yöneticilerini toptan „satılmış“ saymak için ya azılı sosyalizm düşmanı ya da akıl fukarası olmak gerekir. Neyse, konumuz bu değil.
Konumuz, tüm dünyada reel yaşanmışlıkları da dikkate alarak, devrim sonrası nasıl bir devlet yapılanması ve siyasi işleyiş ön gördüğümüzdür. İşte bu nedenle ve bu anlamda reel sosyalizm geçmişimize alıcı gözle ve tüm boyutlarıyla bakmamız ve onunla yüzleşmemiz gerekiyor.
Şu sıralar Tayyip Erdoğan nedeni ile sanal alemde Lenin’in veciz bir sözü dolaşımda. Görmemiş olanlar için yazalım: „HİÇ BİR DİKTATÖR İÇ SAVAŞ ÇIKARMADAN GİTMEZ:“ demiş Lenin. Yugoslavya’nın ağır dış etkenler sonucu dağılma sürecini ayrı tutarak söylüyorum, hiç bir eski sosyalist ülkede İÇ SAVAŞ yaşanmadı. Kendi düzenlediği mitingin ardından öldürülen Çavuşeskular olayı ve Moskova’da tankların yürütülmesi gibi yaşanmışlıkları iç savaş sayamayız.
Peki ne oldu da onca ülke yönetimleri art arda yıkıldılar? Ne bir dış güç ordusunun saldırısı vardı ortada, ne de içte herhangi bir başka partinin öncülük ettiği veya kendiliğinden milyonların şaha kalkmışlığı yaşanıyordu. Son cümlenin son bölümünün istisnası Polonya idi. Orada sınırlı da olsa Walessa öncülüğünde iktidara karşı azımsanamayacak ölçüde bir işçi eylemliliği vardı.
Toplam sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Sınırlı iç baskılarla o 70 yıllık devletler taru – mar oldular. Bir de kaç yıldır onca ağır baskılara rağmen direnen komşu Esat’a bakın! Oysa Suriye yapay bir devlet. Toplumun yarıya yakınının desteğine sahip olmak bile oğul Esat’a yetiyor. İşin, olay ve olgunun püf noktası da bu işte:
Herhangi bir ülkede halk devleti kendi devleti sayıyor mu; saymıyor mu? Halk devletine sahip çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Halk ve devlet iç içe mi, yoksa halkla devlet birbirine iyice yabancılaşmış mı? Devlet esas olarak toplumun sorun ve proplemlerinin çözümü için mi , yoksa kendi yapısal proplemlerinin halli için mi uğraşıyor. Devlet topluma mı, toplum devlete mi hizmet ediyor?
İlk elden üzerinde düşünülmesi gereken sorular bunlar. Eklenecekler olabilir. İtirazım yok. Ama bir ülke düşünün ki, o ülkede devlet Tanrı’nın yeryüzüne inmiş hali ve dışa vurumu olsun. Tıpkı Türkiye’deki “Devlet Baba “ anlayışı gibi. Doğaldırki o koşullarda halkın tümü kul sayılmaktadırlar. Yani devlete hizmetle yükümlüdürler. Yükümlülüklerin yerine getirilişi direk ve dolaylı zor toplamı ürünüdür hiç şüphesiz. Zorun sindirdiği veya devletin zaafa uğraması durumunda daha büyük tehliklerle karşılaşılacağı korkusunun egemen olduğu topluların devletçi görüntüleri geçici ve aldatıcıdır.
Devletinden umduğu hizmeti alamayanların giderek devlete yabancılaşması kaçınılmaz bir sonuçtur. Devlete yabancılaşmış, mevcut devleti kendi devleti saymayan toplumların o devlete sahip çıkması, onu savunması ve gerekirse devleti için ölmesi beklenemez. Yıkmak için ayağa kalkmamış/ kalkmıyor olabilirler. Daha o günün gelmediği yargısı egemendir belki. Belki öncülükte proplemler vardır. Fakat yabancısı olduğu, kendinin saymadığı, kendine bir yararının olmadığına inandığı bir yapıyı, yani bir devleti bir halk, bir toplum sür git savunmaz.
Reel sosyalist ülkelerde devlet –toplum ilişkilerinde başat sorun buydu bence.
Peki sosyalizm iddiasında olan sistemlerde, ülkelerde neden devlet –toplum ilişkileri bu hale geldi? Ciltlerce kitap yazılacak bir konu bu. Özetleyip geçmek zorundayım. 1- 71 günlük Paris Komüni deneyi sayılmazsa , ortada teoriden başka bir somutluk yokken Sovyet deneyi ortaya çıktı. Sovyetlerin devraldığı bir miras (Sosyalist devlet ve devlet sistemi anlamında) yoktu. 2- Sovyetler tüm Dünya’da tekti. Binlerce yıllık sınıflı toplum birikiminin saldırısı ile karşı karşıya idi.Ömrünce bu saldırılar hiç eksik olmadı. 3- Her yaşamsal saldırı ile karşılaşanın göstereceği kendini savunma refleksi haklıydı ama; sıcak ve soğuk savaş yıllarında giderek kalıcılaştı, yapısallaştı ve temel devlet politikasına dönüştürüldü.. 4- Dış tehlike savunusu giderek içe de döndü. 5- Savunma esası üzerine bina edilen devasa devlet giderek kutsandı. 6- Vazgeçilmez, onsuz olunmaz kutsal devlete elbette tüm kaynaklar yönlendirilecekti. Öyle oldu. 7- Onca kaynak aktarımı yapılan devlet büyütüldükce büyütüldü. Ve giderek vatanın, insanların tek sahibi, tek patronu oldu. 8- Ülke kaynaklarının sahibi olması gereken halk devletin tebası yapılınca ; toplumla devlet arasındaki uçurum (yabancılaşma) giderek açıldı. 9- Aradaki uçurum büyüdükçe ilgi ve ilinti bağları koptu.10- Devletle nerdeyse tüm bağları kopan toplumlar artık onu savunmaz oldular.11-Yedikçe şişmanlayanların birgün gelip ayağa bile kalkamamaları gibi kendilerini bile savunamaz duruma düşmüş devasa devletler, seksenlerin sonlarına doğru küçük dokunmalarla peş peşe domino taşları gibi yıkıldılar.12- Halklar onları savunmadığı gibi bir de arkasından itelediler yakalarından düşürmek için.
İlk reel sosyalist uygulama örneği bilindiği gibi Sovyetler idi. 2. Dünya savaşı koşulları nedeniyle doğu Avrupa örneklerine de Sovyetler doğrudan müdahildiler. Bu nedenle onların akibetinin de Sovyetler’ le aynı olmasında şaşılacak bir yan yoktur. Çin, K.Kore, Küba ve Vietnam örnekleri kendi özgünlükleri içerisinde doğmuşlardı. Hala da özgünler ama, konumuz bu değil.
Fakat reel sosyalist örneklerin tümünün siyasal yaşamına ilişkin ilk akla gelen,yukarıda özetlenenlere ek olarak hepsinin ortak özellikleri; yalnızca bir partinin, kominist partisinin bulunuyor olması idi. İşçi sınıfı içi çelişkilerin uzlaşır olmasından hareketle, sınıfın bir partisi olur anlayışı yetmiş yıl denendi. Çözümsüzlükte bu tek parti anlayışının payı varmıydı acaba? Mülksüzlük ortamında bile olsa toplumun tüm kesimlerini bir partinin temsil edebilmesi olası mıdır? Siyasi yaşamın kısırlığını nasıl giderebiliriz sorusunun yanıtı yok bende. Sermaye birikimini ve egemenliğini savunmamak koşulu ile çok partili bir sistem olabilir mi? Bilmiyorum. Çözüm bulmamız gereken böyle bir sorunumuzun olduğu ise kesin.
Bu tek parti meselesi yalnızca bir sorunlama. Başlıktan da anlaşılacağı gibi bu yazının direk konusu da değil.
Asıl konuya, yani yazının başlığına gelince; tarihsel yaşanmışlıkların bir özeti ile devam edelim. Ve ilk olarak ittifaklar meselesini ele alalım.
Küçük bir hatırlatma: Paris işçilerinin Komün devrimi arifesinde Marks’da Paris”te bulunmaktadır. Komünarlara israrla Fransa köylüleri ile ittifak kurmalarını önerir. Köylülerle ittifak yapmamaları halinde, devrim yapsalar dahi burjuvazi karşısında direnemeyecekleri uyarısında bulunur. Marks’ın bu uyarıları dikkate alınmaz. Paris işçileri ayaklanırlar ve devrimi yaparlar. Marks’ta var gücüyle onları destekler. Ama 71 gün ayakta kalabilirler ancak. Ömürleri kısa ama, deneyleri büyük ve önemlidir.
Rusya işçi sınıfı Ekim devriminde Komün deneyiminden oldukça çok yararlanır. Lenin gibi bir önderlerinin bulunması özel şanslarıdır. Devrim öncesinde Kominist partinin en azından ana hatları belirlenmiş bir ittifaklar politikası veya politiklarının bulunmadığı biliniyor. Özellikle Şubat devrimi sonrası bu konun daha yoğun gündeme alındığı, pratik ve yoğun mücadele günlerinde uygulanır bir politikaya dönüştürüldüğü malum. SOVYET adı Şubat – Ekim devrimleri arası mücadele günlerinin ürünüdür. Lenin’in Nisan Tezleri (Kitap Nisan 1917 de yazılmış ve piyasaya çıkmıştır) ile Sosyalist Devrimciler’in (Rus köylülerinin haklarını savunan sol bir parti) tarım programını neredeyse olduğu gibi kabullenmesi iki partinin (Kominist ve Sosyalist devrimci) tabanlarını kavgada birleştirmiştir. Rus aydınlarının tamamına yakını devrimi ve işçi sınıfını desteklemektedirler. İşçi, köylü ve aydın ittifakına devrimin sıcak günlerinde askerler de katılırlar. Bu dörtlü ittifak güçlerinin birlikte oluşturdukları birimlere SOVYET adı verilir.
Sovyet komiteleri teorik olarak tüm halkı temsil etmektedirler. Devrim öncesi iktidarın nüveleri sayılırlar. Devrim kavgasının ağır yükünü de Sovyet komiteleri sırtlarında taşımaktadırlar. Elbette devrimin teorik ve politik önderliği Kominist partidedir. Kavga yükü ise Sovyetlerdedir. Özetle; Rusya’da işçi sınıfı öncülüğünde devrim başarılır ve SOVYET DEVLETİ (işçi, köylü, aydın, asker ) kurulur.
Sovyetler, saydığımız sınıf ve tabakaların ittifakıdır. Hem de yaşamın- kavganın içerisinde kurulmuş bir ittifaktır. Siyasi olarak ise Kominist partisi bir bütün olarak, Sosyalist devrimciler ağırlıklı olarak, Menşevikler ve Liberallerin ise tabanları kısmen ittifakın içerisindedirler.
Doğu Avrupa devrimlerinin ittifak ilişkileri kabaca da olsa Sovyetlere benzemez. Doğu Avrupa devrimleri faşizm koşullarında yaşanmıştır. Alman faşizmi Yunanistan içlerine, Sovyetler Birliği ortalarına kadar girmiştir. Açık işgal gücüdür. Girdiği ülke pazarlarına da el koymaktadır. O nedenle işin içerisine doğrudan Pazar sahipliği, pazarın el değiştirmesi olguları da girmektedir.
Ondandır ki, Doğu Avrupa ülkelerinin tümünde faşizme karşı HALK CEPHELERİ örgütlenmesi esas alınmış ve öne çıkarılmıştır. Olgunun doğası gereği ittifakların sınırları Sovyetlere göre daha geniştir. Faşizmden ve faşizmin açık işgalinden zarar gören tüm sınıf ve katmanlar Halk Cephesi içerisine alınmak istenmiştir. Başarılma düzeyi elbette ülkeden ülkeye değişmektedir. Alman faşizmi ve sermayesinin işbirlikçileri dışında kalan sermaye kesimleri de güçleri oranında cephe örgütlenmeleri içerisinde yerlerini almışlardır. Yani sosyal demokrasi de cephe gücleri arasındadır.
Fakat Doğu Avrupa ülkelerinin tümündeki devrimlerin içerisinde Sovyet Kızıl Ordusu doğrudan vardır. Yani D. Avrupa devrimleri bu ülkelerde kurulan veya kurulmaya çalışılan Halk Cephelerinin öz gücü ürünü değildirler. Bundandır ki, cephe ittifaklarının sınıfsal, siyasal ve pratik mücadale şekillenişleri çok net değildir.
Vietnam devrimi; sosyalist özelliklerinin yanı sıra ulusal özelliklere de sahiptir. Çünkü ABD’nin açık işgali vardır ve açık işgale karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesine Vietnamlılar bir bütün (ABD işbirlikçileri dışında) katılmaktadırlar. Devrime Kominist partisi öncülük etmiştir. Bu iki özgünlük Vietnam’da belirleyicidir. Emekçi kitlelerin keskin ve kesin belirleyiciliği; ulusal devrimi halk devrimi çizgisine taşımıştır.
Çin’ de devrim çok net çizgilerle işçi- köylü ittifakı üzerinde şekillenmiştir. Ancak ülkenin o tarihlerdeki özgün durumundan dolayı köylü kitlelerinin devrim mücadelesindeki ağırlığı, diğer ülkelerden daha bir etkindir. Siyasi önderlik ise tartışmasız Çin Kominist Partisi’indedir.
Küba ise çok çok özeldir. Küba ekonomisi ABD şirketlerinin elindedir. Yönetimin kukla karekteri halk tarafından açıkca bilinmektedir. Sisteme geniş emekçi yığınların tepkileri üst düzeydedir. Muhalefette örgütlü tek güç Kominist Partisidir. Ama deyim uygunsa Kominist partisi “ilk kurşun”u atmaktan geri durmaktadır. Che ve Fidel önderliğindeki genç gerilla hareketi başlayınca, yani ilk kurşun atılınca, ABD işbirlikçileri dışında tüm Küba halkı ayağa kalkar, Kominist Parti tüm gücünü gerillaların emrine verir ve devrim gerçekleştirirler.
Yazdığım birer ikişer paragrafla geçmişte yaşanmış ittifak deneylerinin anlatılamayacağını biliyorum. Yazdıklarımdan amaç şunlar :1- Yaşanmışlıkları özetle de olsa anımsayalım. 2- Her ayrı ülke koşulları ve dünyanın o zamana denk gelen özgün özellikleri doğrudan ittifak ilişkilerine yansıyor. 3- Devrim mücadelesinde yer alan sınıf ve katmanların ittifak ilişkileri doğrudan geleceğin iktidarını şekillendiriyor. 4- Siyaset içerisinde bulunmayı eğer bir boş zaman değerlendirme zevki sınırları içerisinde görmüyorsak, şimdiden ve her bakımdan sorunlarımızı iktidar anlayışı ile ele almak durumundayız.
Konu iktidar olunca şüphesiz ilk elden söylenecekler vardır ve bunlar bellidir. Bir kominist ve onun partisi elbet işçi sınıfının iktidarını savunur. Ulus bilinci olan herkes ( her Kürt) kendi ulusunun kendi devletini kurmasını ve bağımsız olarak yönetmesini ister. Elbet bu savunular içerisinde olanlar kendi savunularını istedikleri zaman istedikleri gibi uygulama alanına koyabilselerdi, o gücü ellerinde bulunduruyor olsalardı ; konuşulup tartışılacak sorunlar da başka başka olacaktı. Kısaca ve altını çizerek söyleyelim: İTTİFAKLAR konusu tamamen bir ZORUNLULUK konusudur. Çünkü, cephesel ve kalıcı siyasi ittifak yapmak demek, en azından olası ikidarı ve iktidar olanaklarını ittifak güçleri arasında paylaşmak demektir. İktidar gücünü ve olanaklarını kimselerle paylaşma ihtiyacı duymayacak kadar kendinden emin olanın, o büyük gücü ve olanağı birileriyle paylaşması düşünülemez. Elinde paylaşmamak olanağı varken paylaşan bir siyasi güç hayal dünyasında bile bulunamaz.Bir örnek, hem de güncelden ve bizden: Kürt ulusal güçleri , hangi yol ve yöntemle olursa olsun, eğer Türk devletini ülkelerinden söküp atabilselerdi, bundan asla ve asla kaçınmaz, gereğini yapmak için hiç teredüt etmezlerdi. İnsanlık idealleri üzerinden söyleyecek sözleri ve yapmak istedikleri işler varsa, bunu kendilerinin belirleyiciliği koşullarında yapmak isterlerdi. “Türkiyelileşmek” gibi, “Demokratik Cumhuriyet” gibi savunular, zorluklardan çıkış için zorunlu arayışlarıdır.
Fakat hatırlatayım ki, “Türkiyelileşmek” vb üzerine benim gibilerin yazı dili ile HDP ‘ninki bir olmaz. Ya da PKK ‘ninki. Hiç bir kişi ve parti “ben şimdi şunları söylüyorum ama benim asıl düşüncem bu değil” diyemez. Dememeli de. Zorunluluğun neler olduğuna kafa yormak ötekinin işidir.
Bir örnek ve bir ara not ile girdiğimiz özelden çıkıp belirtelim ki; her konuda olduğu gibi İKTİDAR ve DEVLET konularında da genel belirlemeler tek başına yeterli olmaz. Ha keza; hiç bir yaşanmış örnek bire bir alınıp bir başka zaman ve zeminde uygulanamaz.
Buraya kadar yazılanlardan da anlaşılacağı gibi, parti, politika, cephe, iktidar, devlet sözcükleriyle anlatmaya çalıştığımız alan; insanlık alemi içerisindeki en büyük iş bölümlerinden (MAL VE HİZMET ÜRETİMİ) birisi olan HİZMET alanı içerisindedir. Hizmet alanının tanımı ise koministlerde oldukça geniştir. Çünkü tüm insanlığı, doğayı ve evreni içerir. Çünkü koministler yalnızca işçi sınıfının kurtuluşunu savunmazlar; onunla birlikte tüm bir insanlık aleminin kurtulacağını bilirler. Tüm insanlığın ortak değerleri olan doğayı ve evreni sermayenin elinden almak ve kurtarmak isterler.
Bu büyük istek, ideal ve amacın sahipleri koministlerdir ama, bu büyük ideal ve amacın yaşama geçirilmesi sürecindeki araçlardan yalnızca ve yalnızca kominist partisi onlara aittir. Diğer araçların tümü işçi sınıfına ve halklara aittir. Yasama organından tutalım en küçük toplumsal birimdeki uygulayıcı yapılara kadar her kademedeki hizmet birimi toplum adına hizmet üretmek ve yapmak zorundadır; ve onun hak sahipliği altındadır. Biliniyor: Somutta pek uygulanmamış olmakla birlikte, teoride, “ Seçenin seçtiğini geri çağırma hakkı vardır.”
Kominist hukuk çerçevesi içerisinde “Seçenin seçtiklerini geri çağırma hakkı…..”na yeniden döneceğiz. Öncelikli saydığım bir konu var ki, altını kalınca çizerek vurgulamak istiyorum. Toplum örgütlenmesi oldukça çeşitlidir. Dernek, sendika , vakıf, yardım kuruluşları vb . vb…gibi. Ve tüm bu toplumsal örgütlenmelerin herbirinin kendi sınırlı alanında sınırlı görev ve sorumlulukları vardır. Ve hepsi de HİZMET alanında görev yaparlar. Yani devletlerin ve partilerin alanlarında çalışırlar. Bilinebileceği gibi evletleri ve partileri diğer hizmet kurumlarından ayıran en temel özellik; ikinciler, toplumu ve hatta insanlığı ilgilendiren tüm sorunların çözümü için çaba sarfederler. İkincilerin bir veya birkaç sorun alanıyla , ya da güncelle kendini sınırlaması sözkonusu olamaz.
Bundandır ki, beş ya da onbeş kişiyle bile kurulsa bir parti, daha baştan İKTİDAR hedefinin altını kalınca çizer. Çünkü ikdidar olmak ancak en geniş olanaklara sahip olmak demektir. Yani öngörülen topluma hizmeti en geniş ve en derin şekilde uygulama olanağını elde etmek demektir. Ve bundandır ki, hizmet alanının en yaygın örgütlenmeleri de (Devleti ayrı tutarsak) siyasi partilerdir.
Konuyla ilgili bir vurgu daha yapalım. Hizmet sözcüğüyle anlatılmak istenen şudur: İşçi sınıfına, onun üzerinden halka ve insanlığa hizmet etmek, sorunların çözümüne önayak olmaktır. DEVLETE; PARTİYE veya LİDERE hizmet anlayışı kapitalizm öncesinin artığıdır. Bilinir ya , yinede belirtelim: Kapitalizm koşullarında bırakın şahısları , devlet bile sermayeye hizmet etmek zorundadır. Onun karını artırması esastır. Gerisi ise teferruat.
Devamı sonra yazmak üzere bu yazılanları özetleyip bölümü bitirelim. Kominist partiler; toplumsal gelişmeyi engellediği için sermayeden ve onun eğemenliğinden insanlığın kurtulması gerektiğine inanırlar. Bu amaca ve dolayısı ile ilk elden işçi sınıfına ve böylece insanlığa /doğaya hizmet için vardırlar. Parti olarak örgütlenmek sevdasının altında da bu gerekçe yatar. Hakeza devrim yapıp iktidarı ele geçirme stratejisinin varmak istediği yerde ; insanlığa ve doğaya hizmetin sınırlarını en üst seviyeye çıkarabilme derdidir.
İşte bu büyük amaç yolunda yürürken , yaşamın akışını koministler kendileri belirlemediklerinden, somut şartları değerlendirecek ve ona göre bir yürüyüş rotası belirleyeceklerdir. Yalnızca konumuz sınırları içerisinde kalarak belirtelim ki, her siyasi güç her zaman ve asıl olarak öz gücüne güvenir ama , mutlaka ve mutlaka dost güçlerin ittifakına, dayanışmasına ve yardımlaşmasına da ihtiyaç duyar. Devrimciler açısından bu ihtiyaç en yakıcı olarak devrim durumu koşullarında gündeme gelir genellikle. Ama genellikle… Burjuvazinin imha hareketleriyle karşılaşmamış devrim mürfezeleri yok gibidir. Hak ve özgürlüklerimizin kuşa çevrildiğine sık sık tanık oluruz. Bir imha tehlikesini bertraf etmek, önemli bir hak kaybını önlemek için de ittifaklara, güç birliklerine ihtiyaç duyarız.
Bu kadar genel sözü bir özel vurgu ile bitirelim: “Kediye bokun ilaç demişler; gidip toprağa gömmüş.”
Kemal Bilget

Bölüme ait diğer yazılardan!

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM !

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM ! Sömürgeci Türk devletinin …