Pazartesi , Haziran 14 2021
Home / Güncel / BOĞAZİÇİ ÖĞRENCİLERİNİN DİRENİŞİ VE BEKÇİNİN DÜĞMESİ! KKP Sözcüsü Kemal Bilget

BOĞAZİÇİ ÖĞRENCİLERİNİN DİRENİŞİ VE BEKÇİNİN DÜĞMESİ! KKP Sözcüsü Kemal Bilget

BOĞAZİÇİ ÖĞRENCİLERİNİN DİRENİŞİ VE BEKÇİNİN DÜĞMESİ

 Son dört beş gündür Devlet, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileriyle kavgalı; durmadan öğrencilere saldırıp duruyor. Kim? Bir bütün olarak Devlet, devletin etkili yetkili kurum ve kişileri… Devletin emrindeki satılık basın yayın kurumları ve onların kalemşörleri… Erdoğan tüm kavganın ve saldırıların başını çekiyor. Onun yedeği ise Bahçeli. Öteden beri varlığını devlet destekli teröre borçlu MHP’nin başı kin ve öfke kusmakta sınır tanımıyor. Örneğin;

 Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerini “…başı ezilmesi gereken zehirli yılan” a benzetiyor  tescilli Bahçeli faşisti. Devamla, öğrencileri destekleyenlere gözdağı niyetine diyor ki; “Boğaziçi’nden bir Gezi veya 6-8 Ekim olayları (Kobani direnişi)… çıkmayacaktır.” Erdoğan da aynı frekanstan propaganda yapıyor:

 “Artık bu ülke Taksim’deki bir Gezi olayını yaşamayacak ve yaşatmayacaktır.” diyor ve tıpkı Gezi direnişi sırasında yaptığını tekrarlıyor. O zaman “Camide içki içtiler” diye günlerce yalan propaganda sürdürmüştü; şimdi “kutsal değerlerimizi çiğnetmeyiz” diye nara atıyor.

 Tüm bu kin ve öfke sayıklamaları, tüm yalan ve suç etiketi yapıştırma gayretleri, ve tüm bu hak hukuk tanımamazlık uygulamaları yalnızca TC’nin bilinen paranoyasının dışa vurumu değildir. (Paranoyasız üst düzey devlet yetkili sayısı Türkiye’de sayılabilecek kadar azdır.) Fakat yukarıdaki kin ve öfke kusmuklarının nedeni dahada ötede ve derindedir.

Bunun böyle olduğunu eylemci öğrenciler açıkca Erdoğan’a yazdıkları mektupta dile getirmişlerdir:

 “Siz padişah değilsiniz, biz de tebanız değiliz” demişler. Bu padişah ve teba konularına yeniden dönmek üzere hemen belirtelim: Boğaziçi öğrencileri Tayyip Erdoğan şahsında tüm devletlulara açıkca diyorlar ki; Bizim üniversitemiz 160 yıllık bir kurumdur. Türkiye’nin en seçkin öğretim üyeleri ders verirler burada. 500’ün üzerinde puanlarla Boğaziçi’ne gelmiş öğrencileriz bizler. Üniversitemizin öğrencileri, öğretim üyeleri ve çalışanları olarak hemfikiriz: Biz kendi kendimizi yönetebiliriz. Diplomasızların, yetersizlerin ve yeteneksizlerin bizleri yönetmesini istemiyoruz; diyorlar.

Okullarına (Üniversite özerkliğine), düşüncelerine ve bilimsel çalışmalarına kelepçe vurulmasın istiyorlar.

Öğrencilerin isteklerini mealen özetledikten sonra yaşananların yalın seyrine de bir gözatalım. YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu. 12 Eylül darbecilerinin üniversitelerin başına bela ettiği kurum. Hala yaşıyor olması bile utanç verici.) Boğaziçi Ünivetsitesi Rektörlüğüne atanmak üzere dokuz kişilik bir aday listesini Erdoğan’a sunuyor. Erdoğan, kendisi gibi diploması şüpheli birisini (İNTİHAL’le (çalıntı yapmak) suçlanan ve suçunu da  bir tv kanalında  “ o zaman yol yöntem öyleydi” diye itiraf eden), üstelik üniversite ile hiç bir ilgisi olmayan, fakat AKP’li olduğu bilinen dıştan birisini Boğaziçi’ne rektör olarak atıyor. Yani tamamen keyfi bir atama. Ben devletim, dediğim dediktir, kullar uymak zorundadır  anlayışının bir dışa vurumu.

Devletin başının bu keyfi tasarrufu Üniversite’de kabul görmeyince de bilinenler  oluyor /yaşanıyor:

 -Bir haftaya yakın Boğaziçi öğrencileri ve öğretim üyeleri KAYYUM atamaya karşı direniyorlar.

 -Kimi siyasi partiler, kimi sivil toplum örgütleri, diğer birçok üniversite öğrencileri ve az sayılmayacak kadar geniş bir kamuoyu Boğaziçi direnişini haklı bulup destekliyorlar.

 Kayyum rektöre karşı bu sert direniş karşısında umulur ki aklı- selim devreye girer ve yanlıştan dönülür; haklıya hakkı teslim edilir. Ya aklı- selim yoksa?

 Dik durulur, gökyüzüne bakılır ve ancak hakkıyla direnilirse, direnenler hakkıyla desteklenirse sonuç alınır. ŞUNU AÇIKCA SÖYLEMELİYİZ; Boğaziçi öğrencileri geçmişlerinde olmadığı kadar dik durdular ve direniyorlar. Başarıp başaramayacakları diğer üniversitelerden ve kamuoyundan alacakları desteğe bağlı. Onlar tüm yalan ve iftiralara, Gökkuşağı rengindeki arkadaşlarına yönelik dışlayıcı ve aşağılayıcı tavırlara, Üniversite kapısına vurulan kelepçeye, haksız hukuksuz polis saldırılarına, yoğun gözaltı ve tutuklamalara ( 38 ildeki destek eylemlerinde gözaltına alınanlar da dahil 528 gözaltı, 2 tutuklama. 108 denetimli serbestlik) rağmen öğrenciler hala haykırıyorlar:  -Tutuklanan ve gözaltına alınan arkadaşlarımızı serbest bırakacaksınız.

 -Gökkuşağı bizimdir, karışmayacaksınız.

 -Kayyumunuzu derhal geri çekmelisiniz.

 -Üniversite yönecilerini üniversite kamuoyu seçmelidir; yani üniversiteler özerk olmalıdır, diyorlar.

 Özetle demokrasi, hukuk ve liyakat istiyorlar.

  Kıyamet de işte burada kopuyor. Resmin görünen yüzü şu: Kendi temsiliyetini padişahtan da öte kutsal sayan irade, irademe karşı çıkılıyor korkusuyla hışımla öğrencilere ve onları destekleyenlere saldırıyor  kul olmadığının bilincinde olanlarsa “ biz senin teban/ kulların değiliz” dedikçe ortam geriliyor. Çünkü Türkiye’de Devletin kutsal bir tüzel kişilik olmadığının, Tanrının mevcut devlet coğrafyasındaki temsilcisi olmak gibi bir vasfının bulunmadığının; o coğrafyada yaşayanların ise devletin kulu kölesi olmadıklarının, başta yaşama hakkı olmak üzere tüm temel haklarının devletin keyfiliğine terk edilmezliğinin devlet ve toplumlar arasında açık ve aleni bir sözleşi YOKTUR. Çünkü devlet kutsaldır, kutsalla kullar arasında bir sözleşmenin, bireylein hak ve hukukunu esas alan bir akdin sözü bile edilemez. Türkiye’de, denilen anlamda olmak üzere bir sözleşme (anayasa) yoktur, egemenler hiç bir zaman böyle bir sözleşme yapmayı düşünmemişlerdir. Bugün değilse yarın mevcut devlet erkinde kendisinin olacağını düşünenlerin (muhalefet)desteği de hep yönetenlerden yana olduğundan, geniş kitlelerin gücüyle yeni bir anayasa yapılıncaya kadar bu kısır döngü hep yaşanacaktır.

 Yukarıdaki paragrafta özetlediğimiz kutsal devlet anlayışını halklarımız; “Kazara bir bekçinin bir düğmesini bile koparamazsın” diye dile getirir. Bir düğme koparmanın, üstelik de kazara koparmanın cezasının altı aydan başladığını herkesler bilir. Yine herkesler bilir; düğme ve düğmenin taşıyıcısı bekçi devlet otoritesinin en alttaki temsilcisidir. En alta dokunulmayacağını bilenler, kutsalın yukarılarına dokunmanın  nelere yolaçaçağını yaşayarak çokca görmüşlerdir. Devletin kutsallığı , bu anlayışın sahiplerince dokunulmazlığı da beraberinde getirmektedir. Hatırlatma babından söyleyelim: Dünyanın hiç bir medeni ülkesinde  Türkiye’deki gibi devleti temsil edenlerin SUÇ İŞLEME ÖZÜRLÜĞÜ bulunmamaktadır. Toplum baskısından korkma dışında  isteyen her etkili ve yetkili devlet görevlisi istediği gibi suç işleyebiliyor. Çünkü korkmuyor. Çünkü en alttan en üste kadar hepsinin dokunulmazlığı var. İnsan öldürmek de dahil, suç işleyen hiç bir devlet memuru amirinin izni olmadan sorgulanamaz ve yargılanamaz. Amirlerin sorgulama ve yargılama izni vermeleri ise istisnai bir durumdur. Bir diğer istisnai  durum ise “ suç üstü hali”dir. Yasa suçüstü hallerinde kolluğa ve savcıya soruşturma ve dava açma yetkisi verir ama… O ama, doğrudan Devletle toplumları veya devletle bireyleri ilgilendirmediği hallerde geçerlidir. Diyelimki silah taşıyan bir devlet görevlisi miras kavgası içerisinde diğer mirasçıyı öldürürse ve suç üstü yakalanırsa Devlet buna karışmaz. Yine diyelim ki bir  etkili ve yetkili tamamen kendi insiyatifi ile birisinden rüşvet aldı ve suçüstü yapıldı. Yargılanır.

 Açık ki, bu söylenenler her  suçüstü hali suçlusunun  yargılanacağı ve cezalandırılacağı anlamına gelmez. İki örnek. Yakın tarihten. Birisi Kürdistan’dan, diğeri İstanbul’dan. 1977 bir Mayıs katliamı dava dosyasını inceleyen herkesler görecektir: Meydandaki kitleyi Sular İdaresi  binası üzerinden otomatik silahlarla tarayanlar, olay yerinde bulunan resmi güvenlik güçlerince Sular İdaresi binası merdivenlerinde yakalanmışlar ve Beyoğlu Emniyet binasında nezarete atılmışlardır. Hemde suç aleti silahlarıyla birlikte. Yakalamayı yapanların, Taksim meydanındaki kargaşa sona erdikten sonra  karakola geri döndüklerinde “Yukarıdan gelen emirle sanıkların kimlik tesbiti dahi yapılmadan serbest bırakıldıkları “ açıklamasıyla karşılaştıkları da dosyada yazılıdır. Ve o dosya hiç kimse ceza almadan kapatılmıştır.  Öbür örnek dokuz kasım 2005 yılında  Şemdinli’de yaşandı. O tarihte iki asker (Ali Kaya ve Özcan İldeniz) ve Veysel ateş adlı bir itirafçı Seferi Yılmaz’a  ait kitabevini bombalıyorlar. Bombalamayı yapanlar Kitabevinin bulunduğu pasajdan çıkamadan halk tarafından yakalanıyorlar. Olay anında civarda bulunan uzman çavuş Tanju  Çavuş ise kitleye ateş açıyor  (panik veya arkadaşlarını koruma amaçlı) ve bir kişiyi öldürüp beş kişiyi yaralıyor.  O da kitle tarafından etkisizleştirip diğerleri gibi polise teslim ediliyor. Yani tam bir “SUÇ ÜSTÜ HALİ” yaşanıyor. Hukuki sonuç mu? İlk üç sanık azıcık tutuklu, fakat uzun süren tutuksuz yargılama ardından beraat ediyotlar. Bir kişiyi öldüren ve beş kişiyi de yaralayan  kişi ise yalnızca ve yalnızca 10 ay ceza alıyor.

 Konu açık ve anlaşılır değil mi? Devlet bekçisinden cuhurbaşkanına kadar  dokunulmazlık zırhı içerisindedir. Suç işleme özgürlüğünün sınırları adam öldürmeye kadar uzanıyor. Devletle – toplum veya devletle -birey arasında ama devlet yetkililerin işlediği suçlarda  yargılama ve cezalandırma yalnızca ve yalnızca Mustafa Muğlalı örneğinde görülen bir istisnadır. Hani şu otuz üç Kürt köylüsünün suçsuz yere kurşuna dizilmesi olayından söz etmekteyiz. Suç üstü hallerinde ise sanırım istisna sayısı biraz fazladır.

 Anlaşılanı bir kez daha vurgalayalım. Sınırsız dokunulmazlık zırhına tüm devlet kadroları sahiptir. Yönetim kademelerinde görev yapan bürokrasi ve  silah taşıma hakkına sahip güvenlik güçleri ise daha bir dokunulmazdırlar. Üniversite bahçesinde toplanıp şarkı- türkü söyleyen ve  “kayyum rektör istemiyoruz” diye slogan atan  yüzlerce öğrenciye  o bilinen şiddeti uygulayanlar kendilerini devlet sayıyorlar.  Hani o kutsal devlet… Tanrının yeryüzündeki cisimleşmiş hali saydıkları devlet… “Bizim kutsal Devletimiz yasak demişse yasaktır. Konuşma demişse devletimiz, konuşmayacaksın. Yolda yolakta, çarşıda meydanda yürüyemezsin derse, yürümeyeceksin; Tanrının verdiği rıska razı olduğun gibi devletin verdiğiyle de yetineceksin. Devlet söz konusu olduğunda kulların canı ve malı teferruattır; bilesin”  demek istiyorlar.

 Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri de bu denmek istenenleri bildikleri ve anladıkları içindirki Erdoğan’a hitaben “ Siz padişah değilsiniz, bizler de sizin tebanız değiliz” diye haykırmaktalar.

 Dönmelerin ve devşirmelerin kendi ekmek kapılarına kutsallık atfetmeleri haklı değil ama, anlaşılır bir durumdur.  O atfedilmiş kutsallık arkasına sığınıp yani dokunulmazlık zıhına güvenip  suç işleme özgürlüklerini onların elinden almalıyız.  Bireylerin ve halkların tüm temel haklarını garanti altına alan  yeni bir anayasa yazılıp onaylanmadan Türkiye’de demokrasinin D’si bile görülüp yaşanamayacaktır.

 Boğaziçi Öğrencilerinin  “KAYYUM İSTEMEYİZ” çığlıkları  demokrasi mücadelesine  katılmış güçlü bir sestir.  Bu sesi tüm demokrasi güçleri duymalıdır. Asgari  Boğaziçi taleplerine YÖK’ün kaldırılması ve eksiksiz üniversite özerkliği talepleri eklenmelidir. Elbette Boğaziçi Üniversitesi öğrenci direnişi Tayyip’in korktuğu gibi ne yeni bir Gezi başkaldırısıdır, ne de Kobani dayanışmasıdır. 68 öğrenci olaylarının küçük bir örneğidir. ODTÜ geleneğinin devamcısı sayılabilir. Fakat, bu direniş sönümlenmeden  diğer üniversitelerden, devrimci demokrat kamuoyundan  ve de en önemlisi  Kürt halkından zamanında ve yeterli desteği alırsa, şimdi hesapta olmayan olumlu gelişmelerin ateşleyicisi olma  rölünü de üstlenebilir.

Selam olsun baş eğmeyip direnenlere.

Partiya Komunist a Kurdistan

KKP

Sözcüsü

Kemal Bilget

6 Şubat 2021

Bölüme ait diğer yazılardan!

ULUSAL TAVIR!

Ulusal Tavır Türkiye Devletinin Saldırı ve İşgaline Karşı Ulusal ve Yurtsever Tavır Kürdistan Ulusal Kongresi- …