Çarşamba , Şubat 1 2023
Home / Internasyonel / DAC’nin Sonu ve Çağ Dönüşümü – Uwe – Jens Heuer, Prof. Dr., Berlin, Hukuk Bilgini

DAC’nin Sonu ve Çağ Dönüşümü – Uwe – Jens Heuer, Prof. Dr., Berlin, Hukuk Bilgini

DAC’nin Sonu ve Çağ Dönüşümü – Uwe – Jens Heuer, Prof. Dr., Berlin, Hukuk Bilgini
Marxistische Blätter, 5-04, 14. 9. 2004
Çeviri: Samet Erdogdu

Birleşik Devletlerin 1981’den 1989’a kadar Başkanlığını yapan Ronald Reagan, o yılın 5 Haziran’ında öldü. Anti-komünistler 11 Haziran’da cenazesinin kaldırıldığı görkemli devlet töreninde hep bir ağızdan onu, başlattığı aşırı silahlanma politikasıyla Sovyetler Birliği’ni dize getiren ve Soğuk Savaş’tan zaferle çıkan kişi olarak tasvir ederek kendisine methiyeler dizdiler. Almanya’daki politikacıların çoğunluğu ise <> tarzındaki sözleri kullanmaktan kaçındılar. Olsa olsa DAC (Doğu Almanya) halkı muzafferdi. PDS’e yakın duran, sol cenahtaki bilim adamlarının ağır basan görüşü, DAC’nin son yılında önce demokratik-sosyalist bir devrim oluşmakta iken, 9 Kasım’dan sonra gelişmeler üzerinde FAC’nin (Batı Almanya) nüfuzunun ağır bastığı ve devrimin yönünün saptırıldığı yönündedir.(1) 9 Kasım, Ekim başında başlayan devrimin Thermidor’unu temsil ediyordu. Federal Almanya doğan fırsatı anında kullanarak onun bir iktidar boşluğuyla sonuçlanmasını sağladı. Sonbaharın karşılanmamış beklentilerinin doğurduğu bu sonucun incelenmesi, bize bugün yeni bir başlangıç için gereken fikirleri sağlayabilir (S. 52, S. 54).
Biz bu iki etaplı oluşumdan yola çıkarak, 1990’dan bu yana tanığı olduğumuz devasa değişimin gerçekçi bir resmini ve böylece, barındırdığı tehlikeleriyle beraber, yeni dönemin doğru bir resmini elde edebilir miyiz? Ben 1989’un güç oranlarını tasvir etmeye ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ndeki, DAC’nin kurban edilmesi ile sonuçlanan volkanik değişikliklere ABD ve Sovyetler Birliği’nin adeta çanak tuttuğunu ve daha sonra Federal Almanya Cumhuriyeti’nin onların icrasına aktif olarak katıldığını sergileyen kanıtları dünya-tarihsel çerçeve içerisine yerleştirmeye çalışacağım.
1989 olaylarının çıkış noktası, Avrupa’nın ve bilhassa ABD’nin 1989 ilkbaharında Almanya hakkında izledikleri politikaları değiştirmeleridir. Yeraltından gelen bir homurtu daha o anda hissedilmeye başlamıştı. Philip Jelikow ve Condoleezza Rice ilkbaharda Polonya’da başlayan ikili iktidarı bir ABD yardım paketiyle derhal ödüllendirmek suretiyle, siyasi gidişatın yönünü net biçimde tayin ediyorlardı.(2) Eski CIA başkan yardımcısı, yeni ABD büyükelçisi Vernon A. Walters, Nisan 1989’da Wolfgang Schäuble’yi ilk ziyaretinde, iki Almanya’nın yeniden birleşmesinin yakın olduğunu söylüyordu. Bu kanaatini ise Gorbaçov’un <>ni kaldırmış olmasına dayandırıyordu.(3) 1989 Mart’ında yeni ABD başkanı George Bush’a iletilen bir memorandum şu sözlerle başlıyordu: <> FAC’nde Kohl güçlendirilmeli ve bunun yanısıra <> aşılmalıydı. Snowcroft’un sözleriyle, tayin edici erek: <> Bush bunun için gerekli olan direktif NSD-23’ü imzalamıştı, şimdi <>leri (engellemeleri) aşmak gerekiyordu. Kohl’a, gerekli bilgiler verildi. A. v. Plato bunu şöyle özetliyor: <> Tabii onların baş enstrümanları NATO tartışma konusu bile edilmiyordu.(4)
Bu yaklaşım 30 Mayıs 1989’da Brüksel’de yapılan NATO zirvesinde NATO konsepti haline getirildi. Nato, Berlin’i özgür ve müreffeh kılma hedefinin kendi sorumlulukları arasında bulunduğunu vurguluyordu: <<Şehiri ikiye bölen duvar, Avrupa'nın bölünmüşlüğünü sembolize eden kabul edilemez bir şeydir.>>(5)
ABD’nin bu keskin dönüşü Sovyet politikasınının yeni bir rotaya yönelmesi ile paralel bir seyir izlemişti. Önemli sinyallerden biri, 1986 Sofya Zirvesi’nden itibaren Gorbaçov’un her fırsatta tekrarladığı, her partinin sadece kendinden sorumlu olduğu yolundaki tezleriydi. (Das Geschenk, s. 30.) Sık sık kullanılan <> formülasyonu da tıpkı bunun gibi ikili bir anlam taşıyordu. Gorbaçov daha 1986 Ekim’inde, genel insanlık sorunları ve çıkarlarının, kendi görüşüne göre, en birincil önceliğe sahip olduğunu ve sınıf çıkarları yerine bunları savunmak gerektiğini söylüyordu.(6) 1988 Sonbahar sonlarında BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmasındaysa, Gorbaçov, devletler arası ilişkileri ideolojiden-arındırma teklifini ileri sürüyordu. Böylece dünya halkları <> girmiş olacaklardı.(7) Bu keskin ideolojik geri dönüş Batı’da önce bir yanıltma manevrası olarak değerlendirildi; Doğu’da benimsendiği gibi, endişelere de yol açtı. Sonucu, pratikte atılan adımlar tayin edecekti. Bunların DAC’ne ilişkin olanlarını Gorbaçov’un etrafındaki <> belirlemekteydi. Kamuoyu önünde bunları en keskin savunanlardan birisi, bu fraksiyonun en aktif üyelerinden biri olan Vyaçeslav Daçişev, Nisan 1987’den beri Dışişleri Bakanlığı’nın <> başkanlığını yapıyordu. (Das Geschenk, sayfa 67 ve devamı.) Kendisi, Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’ı kazanma şansının olmadığını düşünüyordu. O halde, bunun köklerini söküp atmak, yani Doğu Avrupa üzerindeki Sovyet hakimiyetinden vaz geçmek gerekiyordu.(8)
Her iki süper güç arasında <>nin bir parallelliği olduğu aşikardı, fakat bu, tarafların oldukça farklı gerçeklikleri kapsamı içerisindeydi. Bu sorunların o zamanlar karşılıklı olarak ne oranda açık konuşulduğunu, geçmişte olduğu gibi, bugün de söylemek çok zor. Gelgelelim Stephan Bollinger’in Moskova ile Waşington arasındaki düşmanca tertipleri ve gizli görüşmeleri ele aldığı <> adlı kitabındaki yaklaşımlara bakılırsa, o, FAC ile SB arasında yaklaşık olarak 1969/70’lerden itibaren <> diye tabir edeceğimiz ilişkiler üzerine bizim zaten bildiklerimizi gözden kaçırmaktadır.(9) Reagan’ın 1. 6. 1988’deki Moskova ziyareti esnasında, Gorbaçov’la yanyana, Sovyetler Birliği’ni Şeytan İmparatorluğu olarak nitelendirme tutumunu resmen geri alarak muhataplarını sevindirmesi manidardı (Erinnerungen, s. 680). ABD zirvesindekiler, 1989 ilkbaharında, Perestroyka’nın iflas etmesi nedeniyle Gorbaçov’un esaslı tavizler vermeye hazır olduğu konusunda fikir birliği içerisindeydiler.
Helmut Kohl ile yapılan konuşmaların da aynı minvalde olduğu aşikardır. Kohl’un 24. 10. 1988 Moskova ziyareti hakkında Gorbaçov şunları yazıyor: <> <> (Erinnerungen, s. 703 – 705). Gorbaçov daha sonra bir kitabında <> hakkında Kohl ile ilgili olarak duyduğu hayal kırıklıklarına ayrıca yer veriyor.(10) Prokop’un eriştiği sonuç, bana hepsinden daha mantıklı geliyor: <>(11)
Bu nedenlerden ötürü Federal hükümet DAC’ne yönelik konuştuğu dilin tonunu, en sonunda artık saklanamaz bir destabilizasyona vardıracak ölçüde, aydan aya ve sonra da haftadan haftaya sertleştirdi. Müsteşar Ottfried Hennig 27 Nisan’da <> söz ediyordu (Texte,S.75). Gorbaçov’la Kohl 13 Haziran’da Bonn’daki buluşmalarında müştereken yaptıkları açıklamada bütün halkların ve devletlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi hakkından, her iki tarafın Avrupa’nın bölünmüşlüğüne son vermeyi teşvik edeceklerinden söz ediyorlardı; bu durumda DAC’nin artık itiraz edecek hali kesinlikle kalmıyordu (Texte, S.148 – 150).
Hennig kaynayan kazanın ateşini 22 Haziran’da daha da körükledi. Nihayetinde Doğu Avrupa’da <> bir süreç ilerlemekteydi, sosyalizm seksenli yıllar Avrupası’nda <> düşmüştü. Tüm Avrupa ölçeğinde bütünleşme <> (Texte, S. 177 f.). Gerçekten de Polonya’da Polonya Birleşik İşçi Partisi 4 Haziran’da yapılan seçimlerde katastrofal bir yenilgiye uğramış, Walesa’nın danışmanı Tadeusz Mazowiecki’nin başbakanlığı 24 Ağustos’ta tasdik edilmişti. Polonya’daki bu süreçte CIA, Vatikan’la paslaşma halinde, belirleyici rol oynamıştı.[12] Macaristan’da bu rol şimdi FAC tarafından üstlenilmekteydi. 2 Mayıs’ta Macaristan’ın ilk sınır bariyerlerini resmen kaldırmasından sonra, yeni Dışişleri Bakanı Gyula Horn kendi arkadaşı Avusturyalı bakan da hazır olduğu halde 27 Haziran’da sınır çitlerinden bir parçayı kesiyor, bunu 10 Temmuz’daki ziyaretinde Budapeşte’de Reagan’a sunuyordu. Ağustos başında Budapeşte ve Prag’da elçilikler işgal edildi. 19 Ağustos’ta Sopron’da düzenlenen bir <> 600’den fazla insanın kitlesel kaçışı organize edildi. Bunun daha sonraki muhatapları onbinlerce Doğu Alman tatilcileriydi. Macaristan ve FAC arasında hararetli temaslar sürdürülmekteydi. <> adlı, Hamburg 1991 tarihli kitabının son bölümünde Horn kapanış peşrevini şu sözleriyle çekiyor:<> (S. 239). Macaristan bu münasebetle Federal Almanya’dan en büyük yardımı almaktaydı.<< Ben Macaristan reform kuvvetlerinin özellikle 1988/89 dönüm noktası anında somut müşterek çalışma ve krediler olmaksızın başta kalmasının olanaksız olduğuna emindim.>>(S. 318).
Kohl artık yedeklerini ileri sürüyordu. 22 Ağustos’ta, <>(Texte, S. 223). 5 Eylül’de, DAC’nden bize gelen her insanın <> son derece doğaldır, diyordu. Aynı esnada, FAC’nin <> iddiasını reddediyordu. Konuşmasının sonunda Macar hükümetine dağ yolları muhaceretine imkan vermesi dolayısıyla teşekkür ediyordu (Texte, S. 228-232). Rudolf Seiters 14 Eylül’de, Macaristan üzerinden Batı’ya, 13 bini son günler içerisinde olmak üzere, şimdi 18 000 insanın gelmiş olduğunu saptıyordu (Texte, S. 245). 30 Eylül’de Hans – Dietrich Genscher, muzaffer bir havayla, Prag elçiliğinden muhacir akınının sökün ettiğini duyuruyordu. Herşey DAC’ne çoktandır egemen olmuş batı televizyonu üzerinden aralıksız aktarılıyor ve DAC’nin nihai çöküşünü hazırlıyordu. Bu tesir bugün açıkça övünme konusudur. <> (Lothar Loewe), doğuda batılı gazetecilerin mevcudiyeti ve yaptıkları tesir <> (Fritz Pleitgen).[13] Kitle hareketinin sonraki aşaması kaçış amacıyla değildi, aksine doğrudan doğruya DAC’nde değişimi amaçlıyordu. Bunun kökeninde, bilhassa gençler arasında, hızla büyüyen hoşnutsuzluk; FAC ile aradaki ekonomik mesafeyi daraltmanın dahi mümkün olmadığının açıkça görülmesi ve SSCB örneğindeki gibi bir Glasnost talebi yatıyordu. Eylül ve Ekim ayları içerisinde, aralarında 1 Ekim’de kurulan Neue Forum’un (Yeni Forum) ve 7 Ekimde SPD’nin de bulunduğu, yüzden fazla grup oluştu, bunlar hemen, yine batı televizyonlarınca desteklenmek suretiyle, kitlesel protestolar düzenlediler. 25 Eylülde Leipzig’de ilk kez 6 bin kişi gösteri yaptı, 9 Ekimde 70 bin kişi, bir hafta sonra <>, <<Şiddete Hayır>> sloganlarıyla 120 bin kişi meydanlardaydı. Gitgide yeni şehirler bu örneği izledi. Devlet otoritesini kullanma olanağı ortadan kalkmıştı. Daha sonra 4 Kasımda Berlin’de 500 000 kişinin katıldığı en büyük gösteri yapıldı. 9 Kasım’da sınır açıldı. Daha bir gün evvelinden(!) Kohl, FAC’nin, durdurulamaz hale gelen olayları stabilize etme niyetinde olmadığını açıklıyordu. <> (Texte, S. 333). 28 Kasımda DAC yönetimini bir anayasa değişikliği ve yeni bir seçim yasası konusunda muhalefet gruplarıyla bir mutabakata varmaya çağırdı (Tekte, S. 427). <> hedefine yönelik bir konfederal yapı hususunu zaten tasarlamıştı bile (Texte, S. 429).
Bu zaman zarfında Erich Honecker’den, önce Egon Krenz’e, sonra Hans Modrow’a ve daha sonra Lothar de Maiziére’ye iktidar değişiklikleri bir orta yol bulma sonucuna değil, aksine sadece Kohl’un gitgide daha kuvvetli biçimde ön plana çıkmasına yaradı. 19 Kasımda Dresden’deki coşkulu karşılanması esnasında, arkasında duran Seiters’e şöyle diyordu: <>[14] 25. 1. 1990’da herşey Kremlin’de takdis ediliyordu.[15] Gorbaçov, Çernayev-Protokolü’yle 1918 Brest-Litovsk Barış Anlaşması arasında bir koşutluk kuruyordu (von Plato, S. 194). Modrow 30 Ocakta artık akıbeti kabul etmekten başka bir şey yapamayacak ve 1 Şubat’ta kendi bakımından <> sloganını seslendirecekti. 14/15 Şubatta Modrow ve onun <>, ki bunlara muhalefetten bakanlar da dahildi ve en çok hayal kırıklığına düşenler de zaten bunlardı (von Plato, S. 296-299), Kohl tarafından, artık onlardan hiçbir şey beklenemeyeceği konusunda uyarılıyorlardı. Onlar artık yalnızca seçim tarihinden daha evvelki bir topyekun çöküşü engellemekle yükümlüydüler (von Plato, S. 260). Seçim tarihi 5 Mayıs’tan geriye, 18 Mart’a alınmıştı.
İşler, yeni başbakan Lothar de Maiziére’de bir süreliğine iyi gitti. Schäuble daha sonraları onun <>nü uzun bir süre vurgulayacaktı. <> Bu, onun temkinli davranışı ve duraksamaları açısından da geçerliydi. Aynı esnada kendi DDR(DAC)-Muhataplarına sürekli olarak tekrar tekrar şunu söylüyordu: <>[16] Haziran sonunda Kohl ve Schäuble dizginleri tamamen ellerine aldılar.
ABD desteğini arkasına alan Kohl, sallantılı öteki mütteffikleri mümkün olduğu kadar uzunca bir süre kendi gerçek amaçları konusunda karanlıkta bırakacak, Gorbaçov’un içerdeki karşıtlarını vaktinden evvel ürkütmeyecek ve o sıralarda kendisinin yeniden seçilmesinin riske düştüğü yaklaşan seçimleri güvence altına alacak şekilde, SPD’nin dünya politikasında meydana gelmekte olan değişiklikler konusundaki kavrayış eksikliğini kendi lehine kullanabildiği ustalıklı taktikler uyguladı.
1989 yılındaki uluslararası güç oranları ve ABD ve FAC hükümetlerinin ve onların arkasında duran ekonomik güç odaklarının, öbür süper gücü bertaraf etmeyi sağlamak ve daha sonra da değişen durumu alabildiğine lehlerine kullanmak konularındaki aman tanımaz kararlılıklarından çıkan nihai vargı şudur ki 1989/90 yılında demokratik-sosyalist bir DAC için hiç bir şans kalmamıştı. DAC aktörlerinin çoğu bunun ayırdında bile değildi. <<41'inci yılında DAC politikasının işleyişindeki temel facia, etkili politik şahsiyetlerin çoğunluğunun -gerçekliklerin eleştirel bir muhasebesini yapmadaki noksanlıkları da dahil- hiçbir şeyi bilmemeleri ya da daha doğrusu önceden sezememelerinden ileri geliyordu>> (Prokop, S. 164). 4 Kasım gösterisine katılanlarla yapılan bir toplantıda ağır basan görüş, realist bir bakışın önünü kapatan şeyin, daha iyi bir sosyalizm yönünde beslenmekte olan umutlar olduğu yönündeydi.[17] Frank Brunssen yazıyor, <> [18]. Ülkede 400 bin Sovyet askerinin bulunduğu ve birliğe muhalif olanların gerek DAC içerisinde gerekse çok sayıda öteki devlette azımsanamayacak ölçüde var olduğu gerçekleri göz önüne alındığında DAC’nin varlığının sona ermesinin ancak yalnız <<Şiddete Hayır>>[19] şiarı altında ve bir <<Üçüncü Yol>> umudu desteğinde hazırlanabileceği açıktır. Eski iktidar felç edilmişti, fakat yeni birisi kurulmamıştı, mülkiyet sorunu düzenlenmemişti, halkın çoğunluğunun istediği -bu bir illüzyon olsa da- hem Batı’nın parası ve hem de DAC’nin sosyal kazanımlarıydı.
Erhard Crome, SED-reformcularının 1989 sonundaki çabaları üzerine yaptığı analizinde <> imkânı veren radikal bir reformu, yurttaş insiyatifiyle el ele gerçekleştirme şansının kalmadığı sonucuna varıyor (Bollinger, S. 150 – 155). Thomas Falkner <> izlediği yolu, aktif olarak Krenz’in devrilmesine ve neticede SED’in (Almanya Sosyalist Birlik Partisi) dağılmasına uğraşmak olarak tasvir ediyor. Bu << ''anti-Stalinist Devrim'' militanları yine de ''bir - iki gün kadar, ülkedeki politik insiyatiflere katılma şansı bile edindiler>> (Bollinger, S. 195). Andre Brie’ye göre <> 4 Kasım’da Devrim’i kurtarmak mümkün değildi. <>[20] Eski sistemin topyekun tasfiyesinde şüphesiz SED-reformcuları yalnızca önemli katkı sağlayabilirlerdi, son tahlilde SED olmaksızın DAC işleyemezdi. PDS parti yönetiminin 3-4 Şubat 1990’daki 4’üncü oturumunda okuduğu raporunda Gregor Gysi iftiharla: <> (Das Geschenk, S. 343)[21] Demokratik-sosyalist bir topluma bir şans tanımaya onların da bir dakikalık zamanları yoktu.
Oysa o zamanki yaklaşımlara ve başka bir gelişim şansı bulunduğu yolundaki değerlendirmelere bakılırsa, doksanlı yıllara giriş çok daha farklı biçimde tezahür etmeliydi. Yepyeni bir durum ortaya çıktığında, bunun önce o an mümkün olabilecek umutlar üzerinden sınanması gayet anlaşılır bir şeydir. Her yıkım, onu gerçekleştirenlerde olduğu kadar, ona sadece tanık olanların çoğunda da umutlar uyandırır. Bu umutların bazılarının, hatta belki de çoğunun illüzyon olduğu daha sonra ortaya çıkar. Son Halk Meclisi’ndeki bir PDS milletvekili olarak ben kendim bile, o zaman olup bitenlerin esasen DAC’nin haklarının savunulmasıyla kesinlikle alakalı olmadığını, tam tersine, gitgide daha büyük ölçüde, müstakbel birleşik Almanya’nın doğu kesimindeki vatandaşların konumlarının ne olacağı üzerine olduğu konusunu anlamamıştım.[22] Ama bugün daha realist bir yaklaşım mümkün ve gereklidir. Bununla birlikte açıktır ki gerek PDS’li, gerekse başka politikacılardan kimilerinin o zamanki kendi illüzyonlarını birer illüzyon olarak kabul etmeleri çok zor. 1995’te bile PDS’in Federal Meclis sözcüsü halen büyük tarihi bir şansın mevcudiyetinden dem vuruyordu: <>[23] Ancak, bunun o zamanlar olduğu gibi sonraları da ısrar edilen bir kanı mı yoksa taktik bir hesap mı olduğu konusu -ahlaki açıdan değil ama- politik bakımdan bence önemsizdir. Gelgelelim böylesi bir bakış açısı, bugünkü dünyanın, benim yeni bir çağ olarak tanımladığım, şimdiki evresini kavrama yolunu kapatır. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde meydana gelen değişiklikler, bir Yeni Dünya Düzeni oyunu icrasındaki ilk sahnenin birinci perdesiydi.
O esnada baskın görüş, sözkonusu devrimin yepyeni bir <> devrim türü olduğu yönündeydi.[24] Jürgen Kuczynski Kasım 1989’da bir muhafazakâr devrimden söz ediyordu.[25] Michael Brie Berliner Zeitung’da <<Çevrim devrime götürecek>> başlıklı bir makale yazıyor ve <> -üstelik şimdi bile- bahsediyordu.[26] Manfred Kossok ile kendisine önsöz kabilinden aktarma yaptığı Bollinger de sözkonusu olan olayın bir demokratik ve sosyalist devrim olduğu görüşündeydiler.[27] Olaylar <<özbeöz>> bir devrimi karakterize ediyor, diye ahkâm kesen ve Allaha şükür kan akmamıştı, yoksa <>[28] diyen Wolfgang Schäuble’ye gelince: Ludwig Kühnhardt, Alman Sonbaharı’nın Şifreleri üstüne yazdığı bir makalesinde, burada sözkonusu olan devrimin, Hannah Arendt’in yaklaşımıyla, iyi bir devrim, bir özgürlük devrimi olduğu ve sosyal bir devrim (yani kötü bir devrim, U. – J. H.) özelliği taşıyan bir ihtilâl olmadığı mealinde bu zata akıl öğretiyordu. Brunssen << şiddete başvurmama sivil stratejisi>> üstüne methiye diziyordu. Mark R. Thompson şöyle postula ediyor: <> (Brunssen, S. 13; Mark R. Thompson, Die <> in der DDR als Demokratische Revolution, ebenda, S. 2).
Oysa DAC’ndeki kitle hareketi, radikal türden, öyle bir dünyayı-değiştirme olayı gerçekleştiriyordu ki, bu, sonuçta kitlelerin ve onların liderlerinin büyük çoğunluğunun başlangıçtaki niyetlerine tamamen ters yönde olan bir değişimdi. Bu süreç ancak, yönetimin çekirdeği Batı Almanlardan oluşan yeni bir devlet aygıtı yoluyla iktidarın tamamen ele geçirilmesiyle ve para birliğinin gerçekleştirilmesi ve yedieminlik kurumu* teşkili yoluyla meydana getirilen mülkiyet ilişkilerindeki köklü değişimin ardından tamamlandı. Bu sürecin ilk kısmı ikincisinin önkoşuluydu ve sürecin tamamı sosyalist devrim değil, aksine bir kapitalist restorasyondu. Bunun yanısıra, Polonya’da başlayan ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla kapanan ve gidişatı her etabında aynı tarzda seyreden kökten dönüşümlerin, tabir caiz ise, can alıcı noktasını ise DAC’ndeki köklü dönüşüm teşkil ediyordu.
DAC’nin yıkılması hususundaki tartışmalarda üzerinde sürekli tartışılan bir nokta da, yıkılma nedenlerinin daha çok içsel mi (yani kendi taksiratlarından mı kaynaklandığı) yoksa dışsal mı olduğudur. Ancak, bu dönüşümü dünya-tarihsel çerçeveye yerleştirdiğimizde bunlar bir anlam taşımaz. Bu çerçevede bizim, her ikisi de hiç kuşkusuz mevcut olan, ihanet-ahmaklık odaklanmasını da gözden kaçırmamamız gerekir. <> bir bütün olarak kendi rakibi karşısında daha zayıf durumdaydı; kendi ciddi hataları yanında yapısal dezavantajları da doğal olarak bunların üstüne tüy dikiyordu. Bu dünya-tarihsel köklü değişim, bana göre, en iyi Çağ Dönüşümü kavramıyla ifade edilebilir, yani yeni bir çağ başlangıcı olarak.[29] Bir zaman-dilimi karşılığı olarak çağ kavramı görece yeni bir kavramdır, ilk olarak Aydınlanma ve Fransız Devrimi ile ortaya çıkmıştır.[30] Gelgelelim bir çağ başlangıcını tam olarak saptamak zordur. Bu, muhakkak temel nitelikte sosyal-ekonomik değişikliklerin sonucunda ortaya çıkar. Ama öte yandan yeni bir çağın başlangıç sinyalini, onun çağdaşlarına, ekseriya radikal politik devrimler verir.
Ben, Hobsbawm ile birlikte, bir önceki çağın, onun formüle ettiği biçimiyle, <>, başlangıcını I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden itibaren tarihlendiriyorum.[31] Bütün bir kuşağa damgasını vuran, toplumun zor yoluyla değiştirilmesini ve savaşın iç savaşa dönüştürülmesini benimseme tarzındaki aşrılık ve özellikle Rusya ve Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan sertlikte mücadeleler halini alan olayların cereyan etme süreci, I. Dünya Savaşı gerçeği dışında kavranamaz. Bu çağ, sosyalist doğu Avrupa ülkelerinin ve Sovyetler Birliği’nin 1990/91 yıllarında yıkılmasıyla nihai olarak son buldu. Daha önceleri, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı[32] formülasyonu, sürekli yeni ilavelerle teçhiz edilerek[33], kullanılmaktaydı; bu formülün analitik gücü gitgide düştü. Biz, eğer bu formülü yeniden onun ilk asıl ögelerine indirgersek[34], bu, gelecekteki bir sosyalizm bakımından geçerliliğini korusa, yanlışlığı kanıtlanmazsa da, onun, şu anki dünyayı analiz etmede hiç bir yararı yoktur.
Yeni-çağı tanımlayan en gözde kavram, mikroelektronikteki gelişmelerle de bağlantılı olan radikal bilimsel-teknik değişimlerle birlikte sermayenin yeniden üretilmesindeki (Shareholdervalue) değişiklikleri de içermesinden ötürü, Globalleşme kavramıdır. Bu suretle değişimin asıl özü, sermayenin sınırsız hakimiyetinin restorasyonu olgusu, bulanıklaştırılmaktadır. Tabii sözkonusu olan, her ne kadar o zamanki durumla kıyaslanabilecek önemli benzerlikler mevcutsa da, adeta 1914 zamanına dönmek türünden, basit bir geriye doğru tornistan değildir. O, ayrıca, bugünkü problemlere de bir reaksiyondur, bu duruma karşı ortaya çıkan itirazlara, kapitalizmin hakimiyetini muhafaza etmek temelinde, çözüm bulma girişimidir. Gramsci 19’uncu Yüzyıldaki buna benzer süreçler için pasif-devrim kavramını, kârın dokunulmazlığı ilkesi üstüne kurulmuş bir toplumsallaşmadan ileri gelen <> sözünü, kullanıyor.[35] Kapitalizmin belli <> yoktur. <> toplam süreç, Marx’ın özellikle Kapital’de analiz etmiş olduğu biçimiyle[36], tüm dünyada yeniden tam gaz hareket etmektedir. Devridaim makinası durmadan insanları ve materyalleri yutmakta, teknik ilerlemeler yanında muazzam sefalet üretmektedir. Pek çoklarının yanısıra Elmar Altvater ve Brigitte Mahnkopf, zincirlerinden boşanmış bugünkü kapitalizmin ekolojik denge üzerinde yaratmakta olduğu korkunç tehlikeye dikkat çekmektedirler[37]. Bu analiz doğru ise, bu durumda Marx ve Engels’in politikasının ve onların bu politikanın öznesi olarak tanımladığı proleteryanın saati bir kez daha çalacak demektir. Onların verdikleri yanıtların öyle artık bugünün yanıtları olamayacağı açıktır. Ancak bu, toplam kapitalist süreç analizi ile hiçbir surette çelişmez. Politik yolla meydana getirilecek bir tersinmenin öznesi hususunda belirsizlik, bunun gerekliliğini ortadan kaldırmaz.
Keza <> toplam süreç de kendi yönünden politikasız gerçekleşmez. Bundan ötürü bugün karşıt politik kuvvetler, Soğuk Savaşın sona ermesiyle hemen aynı esnada Baba George Bush tarafından yeni Amerikan-Yüzyılı’nın ilan edilmesinin de gösterdiği gibi, USA tarafından 1990’dan beri bilinçli bir yönelimle tek kutuplu bir Yeni Dünya Düzeni inşa etmeyi güden politikalar kılığında ortaya çıkan ekonomi ile politika arasındaki oldukça tehlikeli bir bağlanç tarafından da belirlenmektedir. [38] 1990’dan sonra emperyalizm terimini yeniden kullanmaya önce hiç kimse yeltenmemişti.
O zamandan bu yana 14 yıl geçti; bu arada Yeni Dünya Düzeni radikal biçimde atağa geçti. Yugoslavya’ya karşı 19. 4. 1999’da NATO tarafından başlatılan savaş, ilk âlametti. Bu, 1945’de Birleşmiş Milletler Şartı ile inşa edilen devletlerarası hukuk düzeninin tahrip edilmeye başlaması demekti.[39] Yeni Dünya Düzeni, Amerika’nın kendi ekonomik hakimiyetini politik-askeri olarak daimi teminat altına alma, gitgide artan bir şekilde tartışma gündemi olan bir model olarak eski Roma örneğindeki gibi bir Pax-Amerikana tesisi girişimidir. Tabii bu, 1914 öncesindeki emperyalizmin aynısı değildir. Bu, konzernler (1999’da dünya üzerindeki 200 en büyük konzernin 76’sı Amerikan asıllıydı)[40], finans kapital ve bir tek bir devletin hâkîmiyetinin yeni türden bir kombinasyonudur. Bununla eşzamanlı olarak konzernleri ülkeye yerleştirmek maksadıyla birbirleriyle kıyasıya rekabet eden devletlerin, birer rekabet devletine dönüşmesi yoluyla bir çok devletin egemenlik hakkı, gitgide artan biçimde aşındırılmaktadır.
1916’da, Lenin açısından, birbirleriyle rakip durumda olan İmperiumlar vardı (LeW 39, S. 431 ff.). Bugün ise aksine, ABD emperyalizminin tek başına hegemonya tesis etme yeltenişi sözkonusudur. Önleyici-savaşın[41] meşrulaştırılmasıyla, BM-Şartıyla saptanmış olan devletler hukukunun yerine, ABD’nin hegemonyal çıkarları ikâme edilmektedir. Gerçi bir kaç AB ülkesinin, müşterek bir dış politika ve güvenlik politikası yoluyla uzun vadede kendi başına emperyalist güç konumu kazanma gayretleri -çekirdek Avrupa ya da hiç- vardır. Yeni AB-Anayasası’nın bir fonksiyonu da budur.[42] Son 14 yılda meydana gelen gelişmeler, bugünkü emperyalizmin Birleşik Devletler emperyalizminin hegemonyasınca belirlendiğini, içinde bulunduğumuz dönemde meydana gelen savaşların, tam da bu hegemonyayı görülebilir bir gelecek için teminat altına alma işlevi gördüğünü açık biçimde göstermektedir. Bu, bu amacın mutlaka başarılacağı anlamına gelmez, ancak hedefin bu olduğu gayet açıktır.
Çağın çehresini değiştirmek için, bazı araçlar ya da hele uzun vadede olanaklar elde daha var mıdır; varsa hangi politik güçler bunu yapabilir? Devletin rolü yeniden tanımlanmalıdır. Gelgelelim Marx ve Engels’in devletle ilgili iki tezi, geride bıraktığımız Yüzyıl’daki gelişmeler tarafından, bence çürütülmüştür. Bu tezlerden ilki, proleter devrimin zaferinden zonra devletin sönümlenmeye başlayacağı fikridir (MEW 20, S. 262). Özel mülkiyetin doğurduğu kötülüklerin yerine, devletin aşırı güçlenmesi ile bağlantılı başkaları ortaya çıkmıştı ki; bunları yok etmeksizin devletin lağvedilmesi ufukta bile değildi. Bu bakımdan özünde halk egemenliğinden değil, aksine <> mevcut devletin demokratikleştirilmesinden, <> üzerinde halkın otoritesinin artırılmasından söz edilebilirdi. Bizim genelde, görülebilir bir gelecek için, iktidar ve hakimiyet bulunmayan bir toplumdan vazgeçmemiz gerekir.[43] Çürütülmüş olan ikinci yaklaşım burjuva devletinin merkezileştirilmesinin durmaksızın daha da güçlendirildiği ve bununla bağlantılı olarak, komünist hareketin içerisinde uzun süre etkinlikte bulunabileceği demokratik iyileşmelerin gerçekleşemeyeceği fikridir; fakat Bernstein ile Kautsky ve sosyal demokrasi tarafından savunulan, demokrasinin sürekli daha da gelişmekte olduğu yolundaki, fikir de çürütülmüştür. İlk kez ancak 1945’ten sonra kayda değer kapsamda belirli bir bütünsellik hedefleyen devlet erki, hukuk devleti olma özelliğini de içeren bir temsili burjuva demokrasisi biçiminde sağlıklı olarak gelişmiştir. Bu, faşizmin yenilgisinin, sol hareketin mücadelelerinin, refah devletinin ortaya çıkmasının sonucu olduğu kadar, iki sistem arasındaki rekabetin de yol açtığı bir gelişmeydi. Nihai karar verici olan büyük mülkiyetin hakimiyeti halktan bağımsızdır. Halk, kapitalist toplumda da asla egemen güç olamaz. Demokratikleşme burada da gündemde olan bir sorundur.
Hem o zamanki, hem bugünkü burjuvazinin kinizmi (Cynicism, Zynismus, Kelbîyye), tam da, kendi yuvalarında mevcut bulunan <> koşulların onlara demokrasi adına başka halkları sömürme ve baskı altında tutma hakkını tanıdığı söyleminde içkindir. Küresel ölçekte etkin olan emperyalizme karşı çıkan her muhalefet, eğer bir ülkenin tümünü kapsamaktaysa, eğer devamlılığını korumak istiyorsa, devlet erkine dayanmak zorundadır. Tam da bu nedenle <> karşı mücadele, emperyalist stratejilerin öğeleri arasında merkezi bir yer tutmaktadır. Genel seçme-seçilme hakkının mevcudiyeti bu noktada kendi kendini yasallaştırmaya, eksikliği ise kurbanların yasadışılaştırılmasına hizmet etmektedir. [44] Sosyalizmin tarihsel gelişiminin öğretici dersi, devletin aşırı-erk yoğunlaştırmasından ileri gelen tehlikeleri küçümsememek gerektiğidir. Öte yandan devlet, -nadiren- dolaysız kollektif aksiyonlarının yanısıra, ekonomik yasaların sert etkilerine karşı durabilecek olan tek kuvvettir ve öyle de kalacaktır.
Rusya ve Çin’in gelecekteki tutumları özellikle önem taşıyacaktır. Esas antipot (mütekabil-ül-kadem) muhtemelen Çin olacak. Sosyalist bir devlet, özgül Çin gelenekleri ile dünyanın en kalabalık ülkesi olmanın avantajlarına ve parti ve devlet gücüne dayanarak, vaktiyle NEP’in uygulandığı dönemdekine benzer bir şekilde, yeniden <> toplam süreç ile yüzleşmek durumunda olacak. Bu gidişat gittikçe yükselecek olan sosyal protestoları da beraberinde getirecektir.[45] Fakat bugün uluslararası temel karşıtlık Kuzey-Güney karşıtlığıdır. Neoliberal saldırı, Kuzey ile Güney arasındaki yarılmayı daha da derinleştiriyor. Özellikle Irak’a karşı yürütülen savaş devletlerin hangi kaygılardan yola çıkarak karşıt-kuvvetler halinde konumlandıklarını açıkça göstermiştir. Küba veya Hugo Chavez liderliğinde ordu ile yoksulların Venezuela’daki ittifakı da bu durumdadır. Orda meydana gelen olayların pek çoğu 1973’te Şili’de olan olaylarla oldukça çarpıcı benzerlikler taşıyor.
Kapitalist küreselleşmeye karşı çıkan, hükümetler ötesi organizasyonlar diye adlandırılan, çok sayıda yapılar da var. Şu esnada en dikkat çekici olanı ATTAC’dır. Dünya Sosyal Forumu tarafından son olarak Ocak 2003’te Porto Alegre’de ve şimdi de Mumbai’de gerçekleştirilen muazzam mitingler de bu kapsamdadır. Yeni bir dünya ekonomik düzeni oluşturulması yönünde bir basınç öyle artmaktadır ki, bu, Kuzeyi, er ya da geç, temel önemde bir dönüşümü düşünmeye zorlayacaktır. Aksi takdirde herşey için çok geç kalınmış olabilir.
Marx ve Engels, alternatif olarak sosyalizmi, yani özel mülkiyetin bulunmadığı bir düzeni öngörmekteydiler. Tarih böyle bir toplumun mümkün olduğunu gösterdi. Ancak rekabet yeteneğinde olmadığını da sergiledi. Kapitalist toplumun keskinleşen çelişkilerinin aynı zamanda yeni bir toplum yaratacak kuvvetleri ortaya çıkarıp çıkarmayacağını gerçi hiç kimse bilmiyor. Buna rağmen, zihinde olası bir alternatif tasavvur bulundurma, her tutarlı anti kapitalist mücadelenin ön koşulu olarak kalmaya devam ediyor.
Dipnotlar:
(1) Bakınız: S. Bollinger tarafından düzenlenen ve yayınlanan kitap: Das letzte Jahr der DDR Zwischen Revolution und Selbstaufgabe, Berlin 2004, S. 24 – 30.
(2) P. Zelikow und C. Rice, Sternstunde der Diplomatie – Die Deutsche Einheit und das Ende der Spaltung Europas, Berlin 1997, 2000 als Taschenbuch, S. 54.
(3) N. Grunenberg, Der Richtige Rıecher, DIE ZEIT vom 28. 9. 1990.
(4) A.v.Plato, die Vereinigung Deutschlands-ein weltpolitisches Machtspiel, Berlin 200 S. 19 – 22, E. Czichon, H. Mahron, Das Geschenk, Köln 1999 S. 40-42. Her iki kitap da herşeyden evvel P. Zelikow vw C. Rice’ın Amerika Birleşik Devletleri politikasının etraflı bir sergilenmesi üzerinedir.
(5) Müsteşar Ottfried Hennig 29. 10. 1989’da bu tebliği açıkça zikretmektedir: Texte zur Deutschlandpolitik Reihe III Bd. 7 1989, S. 308.
(6) M. Gorbatschow, Erinnerungen, Berlin 1995, S. 303.
(7) M. Gorbatschow, Rede in der UNO, Neues Deutschland vom 8. 12. 1988.
(8) Moskau musste die DDR endlich loslassen, Neues Deutschland vom 5./6. Mai 2001.
(9) Karşılaştırınız: E. Bahr, Zu Meiner Zeit, München 1996, s. 282 ff. , sowie von der anderen Seite W. Keworkow, Der geheime Kanal, Berlin 1995, und dazu D. Nakath bei Bollinger S. 327.
(10) Gorbaçov, Wie es war, Berlin 1999.
(11) S. Prokop, Glanz und Elend des Jahres 1989/90, in: Ansichten zur Geschichte der DDR, Hrsg. L. Elm, D. Keller und R. Mocek, Bd. XI/X, Bonn Berlin 1998, s. 164.
[12] C. Bernstein, M. Politi, Seine Heiligkeit, München 1977.
[13] P. Pragal, Weniger als vermutet, Berliner Zeitung, 21. 7. 2004.
[14] (N. Grunenberg, a. a. O.)
[15] M. Gorbatschow, Erinnerungen, S. 714 f., D. Nakath, Zu den deutsch-deutschen Beziehungen in der Zweiten Hälfte der achtziger Jahre, in: Bollinger S. 342 f. Zum Termin vgl. von Plato, S. 188
[16] W. Schäuble, Der Vertrag, Stuttgart 1991, S. 145 f., S. 131.
[17] P. Pragal, Träume trübten den Blick auf die Realität, Berliner Zeitung vom 2. 11. 1994.
[18] F. Brunnsen, Die Revolution in der DDR, Aus Politik und Zeitgeschichte, Beilage zur Wochenzeıtung Das Parlament, B 45/99, S. 11.
[19] <>. (J. Reich, Rückkehr nach Europa, München-Wien 1991, S. 181).
[20] A. Brie, Ich tauche nicht ab, Berlin 1996, S. 137.
[21] Gorbaçov Ekim 1988’de Mieczyslav Rakovski’ye: <>, diyordu. (M. Rakowski, Es begann in Polen, Hamburg 1995, s. 204)
[22] U.-J. Heuer, G. Riege, Der Rectsstaat – eine Legende?, Baden-Baden 1992, S. 52.
[23] Zum 5. Jahrestag der deutschen Vereinigung, Pressedienst der PDS 1995 Nr. 37 S. 11.
[24] Vgl.: die Materialien einer Diskussionsveranstaltung des Berliner Büros der Friedrich-Ebert-Stiftung am 27. 2. 1999, <>, Berlin 1999.
[25] J. Kuczynski, Konservative Revolutionen, Neues Deutschland vom 8. November 1989. Buna karşın Manfred Kossok, (Weder <>, noch konservativ, Neues Deutschland vom 25./26. 11. 1989), stratejik bir hatalı değerlendirmeye karşı uyarıyordu. Muhafazakâr bir devrim kendi içinde bir tenakuz barındırır.
[26] M. Brie, Die Wende wird Revolution, Berliner Zeitung vom 30. 11. 1989.
[27] M. Kossok, Schreckgespenst von Bonn. DDR-Demokratie ante portas. Die Revolution hatte die richtigen verlierer, aber wird sie auch die richtiger Sieger haben?, Neues Deutschland vom 10./11. 3. 1990.
[28] W. Schäuble, a. a. O, S. 15.
[29] Bu çağın kronolojik sıralaması ve özel olarak Çağ kavramı için karşılaştırınız: U.-J. Heuer, Im Streıt – Ein Jurist in zwei deutschen Staaten, Baden-Baden 2002, ab S. 461.
[30] H. J. Sandkühler (Hrsg.) Europäische Enzyklopädie zu Philosphie und Wissensachaften Bd. I Hamburg 1990, S. 761-763, J. Ritter (Hrsg.) Historisches Wörterbuch der Philosophie, Bd. 2, Darmstadt 1972, S. 594-598.
[31] E. Hobsbawm, Das Zeitalter der Extreme, München-Wien 1995, S. 20.
[32] SED’in 1976 Programı’nda da böyleydi, IX. Parteitag der SED, Program der SED, Berlin 1976, S. 11.
[33] XXVII. Parteitag der KPdSU, Dokumente, Berlin 1986, S. 29-30.
[34] M. Sohn toplumsal formasyonları ve çağları (geçiş çağları hariç) tanımlıyor ve şu sonuçta ısrar ediyor: <> (Epochenbegriff und Perspektiven des Klassenbewusstseins, Weißenseer Blätter, 2000 H. I, S. 24).
[35] A. Gramsci, Kritische Gesamtausgabe der Gefängnisheft Bd. 6 (Hefte 10 und 11), herausgegeben von W. F. Haug, Hamburg 1995, S. 1226 f., S. 1243.
[36] Buna ilaveten karşılaştırınız: U.-J. Heuer, Marxismus und Politik, Hamburg 2004, 2. Kapitel Der naturgesetzliche Gesamtprozess des Kapitalismus und sein Januskopf, S. 29-53.
[37] E. Altvater, B. Mahnkopf, Grenzen der Globalisierung, Münster 1996, S. 520.
[38] E. Altvater, B. Mahnkopf, ebd., S. 429, H. Conert, Das amerikanische İmperium. Der <> gegen den Terrorismus als Etappe der neuen Weltordnung, Supplement der Zeitschrift Sozialismus H. 6 2002, S. 13.
[39] Buna ilaveten karşılaştırınız: U.-J. Heuer, Deutschland führt wieder Krieg, Z. Zeitschrift marxistische Erneuerung, Nr. 38 Juni 1999, S. 38-52.
[40] W. Wolf, Fusionsfieber, Köln 2000, S. 50.
[41] Die Nationale Sicherheitsstrategie der USA (Vom Präsidenten am 17. 9. 2002 vorgelegt), İnternationale Politik 2002 Nr. 12, S. 118.
[42] Bunun yanısıra karşılaştırınız: A. Wehr, Kerneuropa entsteht, junge Welt vom 30. 7. 2003. Zur darstellung und Wertung des Entwurfs vgl. U.-J. Heuer, Wer sind die Preußen von heute?, junge Welt vom 16. 10. 2003.
[43] Vgl. dazu die Überlegungen zum Absterben des Staates von D. Losurdo, Der Marxismus Antonio Gramscis, Hamburg 2000, S. 95-97, S. 109.
[44] Vgl. dazu die Überlegungen zu Kuba und Nikaragua von D. Losurdo, <>, Marxistische Blätter 2001 H. I S. 22 f.
[45] H. Peters, China – quo vadis?, junge Welt vom 24, 25/6 und 27. 1. 2003.
* Treuhandanstalt (Yediemin Kuruluşu): Doğu Almanya’nın Federal Almanya tarafından yutulmasından sonra bu ülkede Demokratik Almanya Cumhuriyeti işletmeleri ve gayri menkullerini satış yahut tatilname yoluyla özelleştirme, reorganize ya da tasfiye etme işini yürütmekle görevlendirilmiş olan devlet kurumu. Bu kurum DAC’nin sosyalist mülklerini özelleştirme yoluyla kapitalist işletmelere dönüştürme ve sosyalist yapıyı tamamen tasfiye etme görevini 1990 – 1994 yılları arasında gerçekleştirmiştir. [benim notum: samet erdoğdu]

Bölüme ait diğer yazılardan!

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM !

KİMYASAL SİLAH KULLANAN FAŞİST TC DEVLETİNE KARŞI HEP BİRLİKTE SESİMİZİ YÜKSELTELİM ! Sömürgeci Türk devletinin …