Perşembe , Aralık 1 2022
Home / Tartışma / TEŞKİLATLANMA VE TAKIM ÇALIŞMASI ÜZERİNE

TEŞKİLATLANMA VE TAKIM ÇALIŞMASI ÜZERİNE

ÖSP II. Kongresi öncesinde dolaşıma sokulan yazılar hakkında değerlendirmede bulunmak yerine örgütlenme hakkında düşüncelerimi yazmayı uygun bulmuştum. Bu amaçla çok önceleri başlamış olduğum, ama yarım bıraktığım bir çalışmayı genişleterek iletmeyi daha doğru buldum. Hazır olan iki bölümü yazıp gönderdim, ama tasarladığım biçimde bir çalışma oldukça zaman alacak görünüyor. O yüzden, bu işi başka zamana erteleyip, bendeki yazılı metinler üzerinde duracağım.

İlk olarak, Sinan Çiftyürek tarafından yazılmış, 05. 01. 2015 tarihli, ‘’Sosyalist Harekette Can Alıcı Sorun: Teşkilatlanma ve Takım Çalışması Sorunu’’ başlıklı yazıyı ele alacağım.

Sinan yoldaş, siyaset ve örgüt arasındaki bağıntıya ve örgütlenmenin kilit önemine değindikten sonra, ‘‘Kürdistanlı ve Türkiyeli tüm partiler ile örgütler, ideolojik sorunlardan da öte, genelde örgüt olamadıkları için, özelde de, marksizm, sosyalizm içi farklılıklarıyla birlikte yürüyen, yürüyebilen kalıcı TAKIM oluşturamadıkları için dağıldılar!’’ diye yazıyor.

İlk bakışta doğru görünen bu ‘ara not’ yanlıştır. Örgütlerin dağılmalarının pek çok nedeni vardır. Bunlar arasında teorik sığlık, ideolojik köksüzlük, taktik boşluğu, işçi sınıfından kopukluk, net proleter devrimci perspektiften yoksunluk gibi faktörler belirleyicidir. Örgüt olamama ve kalıcı takım oluşturamama olgusu, daha derinlerde yatan bu faktörlerinn ürettiği bir sonuçtur.

Proleterya partisi gücünü işçi sınıfının en ileri unsurlarına ve işçi sınıfının bilimi olan marksizm – leninizme dayanmasından alır. Bu ikisinin eksikliği devrimci partinin Aşil topuğunu teşkil ederler. Mitolojiye göre, bir insanla bir ilahın ilişkisinden doğan yarı tanrı Aşil, gücünü bebekken ölümsüzlük ırmağına daldırılıp çıkarılmış olmasından alıyordu. Sihirin etkili olması için annesi ellerini suya değdirmemeliydi, bu yüzden onu bir topuğundan tutarak suya sarkıtmış, bu topuk suya değmemişti. Burası onun en zayıf noktasıydı. Truva savaşında bu kentin en büyük kahramanı Hektor’u öldüren Aşil, onu arabasının arkasından sürükleye sürükleye şehrin surları etrafında yedi kez tur atarak Truvalılara büyük acı yaşatmış; fakat onun sırrını Tanrı Apollon’dan öğrenen Paris, attığı zehirli okla Aşil’i topuğundan vurarak öldürmüştü.

Bence ‘Kürdistanlı ve Türkiyeli tüm partiler ile örgütler’in temel zayıflığı’ burada yatıyor. Ne sınıfın en ileri, en bilinçli, en devrimci unsurlarına dayandılar; ne de en ileri teoriyle donandılar; ama –mış gibi, dayanmış – donanmış gibi, yaptılar.

Ama bu hallerine bakmadan Lenini de aştılar! Biz kendimiz parti çalışmalarımızda ve yayınlarımızda usul usul Lenin’i bir kenara attık; ‘eski devrimci dalganın tarihi görevini yerine getirip, geri çekildiğini, 21’inci Yüzyıl devrimci dalgasının yeni görüşler, yeni örgüt ve mücadele biçimleri üzerinde yükseleceğini’ daha sık söyler olduk. Ama öyle görünüyor ki Dimyat’a pirince giderken, evdeki Bulgur’dan olmaktayız.

Sinan yoldaş, ‘partinin teori, siyaset ve teşkilat bütünlüğü olmadan tarif edilemeyeceğini’ daha önce belirttiği için bu ‘ara not’ üzerinde durmanın yersiz olduğu düşünülebilir; ama o, bu ‘ara not’taki tesbitinden yola çıkarak yanlış bir sonuca ulaşıyor: ‘‘Parti üye ve kadro yapısının bilgisayarlı tomografisini çeken, çekebilen Teşkilatlanma Bürosu! Bunu gerçekleştirmeden ne genel görev dağılımı, ne de üye ve kadroların aslına uygun görevlendirilmesi yapılamaz.’’

Evet, bir partide Teşkilatlanma Bürosu zorunludur. Fakat bu Büro’nun görevi ne ‘üye ve kadro yapısının tomografisini çekmek’ ne de onların ‘görev dağılımı ve aslına uygun görevlendirilmelerini yapmak’tır. Teşkilatlanma Bürosu parti örgütleriyle hem canlı bağlantılar kurmak, hem onlardan alacağı raporlarla örgütlenmenin ve pratik mücadelenin seyrini denetlemek, gerektiğinde parti örgütlerine yol göstermek, örgütlenme stratejileri geliştirmek gibi görevlerle yükümlüdür. Örgütlenme Bürosu tek tek kadroların yetenekleri, nitelikleri ve zaaflarını değil; örgütlerin işleyişini denetler.

‘‘Geçmişten farklı olarak partinin üye ve kadrolarını tanımaya doğru yapacağı çalışmada, yazılı belge ve raporlar ‘polisin eline geçerse ne olur’ sorusunun da artık hükmü kalmadı. Yazılı bilgiler, belgeler örgüt üyeliğinin ya da yöneticiliğinin kanıtı olur türünden gerekçeler iki nedenle ortadan kalkmış durumda. Birincisi, dünya komünist hareketi artık meşru, yasal örgütleniyor, dolayısıyla üye ve kadrolar hakkında bilgiler devletin savcılarında zaten var. İkincisi, birden fazla devlet ve özel kurum hakkımızda bilgi depolayıp onu sürekli yeniliyor. O halde biz komünistler de sağlıklı bir görevlendirme için neden Teşkilatlanma Bürosu denetimi altında üye ve kadromuzun siyasal, kültürel değerleri hakkında bilgi hafızası oluşturmayalım?’’

„Kadrolarımızın siyasal, kültürel değerleri hakkında bilgi hafızası oluşturmak‘‘ yaklaşımı temelden sakattır. Bir kere ‘kadrolar hakkında bilgi hafızası’ oluşturulmaya başlandığı zaman bunun ‘siyasal, kültürel değerler’ ile sınırlı kalacağının garantisi yoktur. Ayrıca ‘sağlıklı görevlendirmeler’ için ‘bilgi hafızası’ndaki bilgiler kıstas olamaz; üye ve kadroların görevlendirilmelerini parti merkezi bünyesinde oluşturulmuş Teşkilatlanma Bürosu ‘memurları’ değil; bulundukları yerlerin örgütleri ve organları yapar.

Parti örgütünün temeli üyelerdir. Parti üyeliği, hiç bir makamın, tek tek üyeler hakkında bilgi hafızaları oluşturamayacakları, onurlu bir görevdir. Güven üzerine kurulur. Üyeler birbirlerine ve partiye güvenirler, birbirleri hakkında fişler tutmaz, bilgi hafızaları oluşturmazlar. Böyle bir girişim en basit ‘kişilik hakkı’na terstir. ‘Bireyin özgürlüğü’nden, ‘kişi hakları’ndan bol bol sözetmesine rağmen bu hak ve özgürlükleri her gün daha fazla ihlal edenin burjuvazi ve onun devleti, şirketleri, kurumları olduğu doğrudur. Fakat bu, ‘gayrı meşrudur’ ve çoğu kez kanunsuz olarak, gizlice ve teknolojinin sağladığı imkanlar kötüye kullanılarak yapılmaktadır. Fakat teknolojinin imkanlarıyla, mesela çocuk pornosuna kadar, pek çok kötü şey yapılabilmektedir ve ‘yapılabilir’ olması bunu meşrulaştırmaz. Devrimciler kişilik haklarının böyle hoyratça ihlal edilmesine karşı mücadele etmekle yükümlüdürler ve bu mücadele sadece ‘protesto’ etmekten ibaret değildir. Herşeyden önce kişiler hakkında burjuva devlete ve diğer bilgi hırsızlarına mümkün mertebede bilgi sunmamaya, ya da en az bilgi sunmaya çalışmalıdırlar. Elbetteki teknolojiye yeterince hakim olamama, onu bilinçli kullanamama neticesinde istemeden bilgi kaptırma durumları olmaktadır. Ama bunlar ‘özel’, ‘kişisel’ bilgiler; kadroların vasıf ve özelliklerini sergileyen bilgiler olmamalıdır.

Devrimci partiler herşeylerini, ‘nasıl olsa kuş uçurtmuyorlar, herşeyi takip ediyorlar, zaten biliyorlar’ diyerek açıkça sergileyemezler. Tam tersine bu mukadder ve başedilmez görünen ‘olgu’ ile mücadele etmenin yollarını ararlar ve aramalıdırlar. Ama daha baştan peşinen teslim bayrağı çekersen, konu üzerinde durma gereği hissetmezsen, bununla nasıl mücadele edeceksin?

Müşterileri hakkında bilgi toplama ‘hakkı’nı kendinde bulan işletmelerin bu konudaki tutumları çok ilginçtir. Merkez Büroları’nın temizlikçileri, odacıları son derecede güvenilir kimselerden oluşur. Öyle ki kağıt çöplerinden ‘şirkete ait özel bilgiler’ çalınmasın! Hatta büro kağıtları, mektuplar vs. çoğu kez, özel kesme makinalarında ufacık parçalar halinde kesilip, un ufak edilirler. Neler yoktur, neler! Kaçamak yapan şeflerin gizli aşk belgeleri, rüşvet yiyen siyasetçilerin ödeme makbuzları, vergi hileleri… vs. vs…

Elbette parti üyelerinin bu tür ‘sır’larını(!) saklama gibi bir durumumuz yok; tam tersine böylesi hallerle ilgili bilgiler ve onlarla ilgili tutum ve kararlar Teşkilatlanma Bürosu dosyalarında, yahut ‘bilgi hafızaları’nda yer alabilirler. Böyle tipler parti içinde kalamayacakları gibi, bunlarla ilgili utanç duyulacak sırlar üstüne koruma tedbirleri almanın da gereği yok. Tam tersine bu bilgilerin hafızada yer alması gereklidir. Ama ‘üye ve kadromuzun siyasal ve kültürel değerleri’ ile ilgili bilgiler değil.

Komünist partilerin tüzüklerinin partinin adı ve amacını belirten birinci maddesinden hemen sonra gelen ilk maddesi ‘’parti üyeliği’’dir. Bu, rasgele belirlenmiş tesadüfi bir şey değildir. Parti, aynı amacı güden üyelerin müşterek örgütüdür. Üyelik, her şeyden önce gelir. Yapı taşıdır. Partinin temelleri, inşası, herşeyi üyeler üzerine kurulur. Üyelerin ‘sağlıklı’ değerlendirilmesi gerekçesiyle tomografik analiz konusu edilmesi saçmadır. Üye, partiye bir dizi aşamadan sonra gelir; üye olabilmesi için bir çok sınavdan geçmiştir; en az iki üyenin önerisi, tanıklığı vardır ve üyeliğe başvururken kendi yetenekleri, kültürü, siyasal bilinci vs. hakkında gerekli bilgileri yerel örgütlerce yahut komitelerce genellikle bilinmektedir. Bu konuda bazı partiler üyelik formları doldurmakta, özenle seçilmiş, fazla detaya girmeyen sorulara cevap istemektedirler. Bunlar, genellikle adres, kaba kimlik bilgileri gibi bilgilerden öteye gitmez. Yani kimin ne yeteneği var, ne kusuru var sorularına cevap vermez.

‘Sağlıklı görevlendirme’ için üye tomografisi düşüncesinin başka bir sakatlığı da kadroların uygun istihdamının ‘kozmik odalarda’ analiz yapan bir teknisyenler grubunca yapılacağı fikrini içinde gizlemesidir. ‘Uygun, yerinde istihdam, yeteneğe göre görevlendirme’ fikrine kimse karşı çıkamaz. Mesele bunun nasıl ve kim tarafından yapılacağıdır? Bilgi havuzuna sahip bir Teşkilatlanma Bürosu’nun ataması yoluyla mı; yoksa örgütlerin kendi pratikleri, iç işleyişleri, seçimleri yoluyla mı? Esas olan ikincisidir ve bunun için havuz falan gerekmez; atama usulü ise istisnadır ve yine bilgi havuzu gerektirmez.

Bizim öz tarihsel deneyimiz Teşkilatlanma Bürosu yönünden zengin deneylerle doludur. Yazılı rapor sistemi en tehlikeli koşullarda, gizlilik şartlarında bile esas alınmıştır; yine esas alınmalıdır; fakat bu, ‘artık herşey legal oldu, zaten burjuvazi de herşeyi izliyor, gözlüyor, biliyor’ diye değildir ve sınırsız bir serbestlikle olmaz.

Evet komünist partiler uzun sınıf mücadeleleri sonucunda dünyanın pek çok yerinde legal olma hakkını edindiler; ama bu legalitenin karşılığında komünist ideallerden epeyce uzaklaştıkları; birer düzen partisi haline geldikleri de bir gerçektir. Burjuvazi, bunlara artık dokunmuyor, tam tersine, devrimci işçi hareketini yozlaştırmak, ‘sosyal uzlaşma’yı devam ettirmek için bunlara ihtiyaç duyuyor.

Ülkemizde ise legaliteye ‘tahammül’ edilmesinin iki nedeni var: Birincisi, komünist tehlike, artık epeyce uzaklaşmış “görünüyor”; burjuvazi bir proleter devrimi korkusu duymuyor; ve zaten proleterya ile sıkı bağ içinde olan, onun mücadelesine klavuzluk eden gerçek bir komünist partisi de bulunmuyor. Neden korksun? Öte yandan işgalci rejim, defalarca kapatmasına rağmen ülkemizde ulusal demokratik partilerin kurulmasını engelleyemeyeceğini görmüş ve anti – Kürt Anayasa ve yasalarını Demoklesin Kılıcı gibi tepede sallamaktan vazgeçmeden Kürt partileri olgusunu bir nebze sineye çeker hale gelmiştir. Fakat bu, geri dönüşsüz bir kazanım değildir. Tayyip’in iki dudağı arasında çıkacak tek kelimeyle Kürdistan’daki bütün devrimci, yurtsever partiler anında kapatılabilirler. Böyle bir durumda polise her kadronun, her üyenin özel niteliklerini bildiren tomografi sonuçları yakalatmaktansa, polisin bildiğinden daha fazla bilgiyi ona vermeyen, ya da daha az bilgi veren belgeleri yakalatmak daha iyidir. Bu hususu ‘zaten’, ‘o halde’ gibi kelimelerle meşrulaştıramayız. Hele de ‘‘parti üye ve kadro yapısının bilgisayarlı tomografisini çeken, çekebilen Teşkilatlanma Bürosu’’nu ‘’gerçekleştirmeden ne genel görev dağılımı, ne de üye ve kadroların aslına uygun görevlendirilmesi yapılamaz’’ demek tamamen yanlıştır ve gerek ‘genel görev dağılımı’ gerekse ‘aslına uygun görevlendirme’ yapamamanın temelinde yatan gerçek nedenleri açığa çıkarmaya katkı sunmamaktadır.

Sinan yoldaş ‘‘partinin üye ve kadrolarını tanımaya doğru yapacağı çalışmada, yazılı belge ve raporlar ‘polisin eline geçerse ne olur’ sorusunun da artık hükmü kalmadı’’ diyor. Bir partinin ‘üye ve kadrolarını tanımaya doğru çalışma’ yapması, doğrusu tuhaf bir çalışmadır. Parti bünyesine tanıdığı kimseleri üye alır, üye aldıktan sonra ‘tanımaya doğru bir çalışma’ yürütmez. Bir parti, kendi üyelerini tanımıyor, tanımak ihtiyacı duyuyorsa rasgele üye yapıyor; tüzüğünde yazılı işlemler sırasını takip etmiyor, yine tüzüğünde yazılı üyelik kriterlerine göre üyeliğe karar vermiyor demektir.

Tam bizlik! Yani şark usulü! Sinan yoldaş, farkında olmadan biz şarklıların davranış tarzını dile getirmiş. Önce üye al, sonra ‘üyeyi tanımaya doğru çalışma’ yap! Önce yap, sonra anla! Bu, bir yaklaşım tarzıdır, çalışma tarzıdır ve hastalığı tedavi etmenin yöntemi değil; hastalığın kendisidir.

Sinan yoldaş, ‘bunu kastetmedim, bunu demek istemedim, meramım yanlış anlaşılmış; elbette daha önce asgari bir tanışıklık vardır, bir kişi buna dayanarak üye alınır, ama onu doğru istihdam etmek, sağlıklı görevlendirmek için bu kişinin yetenek ve yeteneksizliklerini anlamak, daha yakından tanımak da gerekir’ diyebilir. Partide görevler kadroların yukardan aşağıya doğru atanmaları yoluyla dağıtılıyorsa, elbette parti merkezi atama yapacağı kadronun niteliklerini gayet iyi bilmelidir. Bu durumda bir tür ‘üye fişlemesi’(!) gerekli olabilir.

Ama komünist partide atama usulü kural değil, istisnadır: Yeni örgütler kurma durumunda geçerlidir. Bir işletmede yahut yerleşim biriminde ilk kez parti örgütü kurulacaksa, oraya önce bir ya da iki kadro yollanır, işletmeye işçi olarak girer ya da ikametini o yerleşim birimine taşır ve yanına bir kaç yetenekli insan bulur, uzun bir süre bir ‘mücadele birliği komitesi’nde onlarla birlikte faaliyet yürütür ve nihayet bu kimseleri parti üyesi yapmayı önerir; burda ‘atama’ yoluyla bir parti örgütü kurulur. Bu atamayı Teşkilatlanma Bürosu yapar, yeterli bilgiye önceden sahiptir, ayrıca canlı, yüzyüze karşılaşmalarla, faaliyetlerine katılmak ya da denetlemek suretiyle bu bilgileri edinmiştir.

Bu ve bunun gibi durumlar ayrıdır. Ama bundan sonra bu komite kendi ‘ağlarını örmeye’ başlar. Yeni örgütler kurar. Burada da hangi kadronun hangi niteliklere sahip olduğu daha önceden zaten bilinir. Bir kişinin kadro olarak çalışma yapmasına kadar geçen zaman içinde onun özellikleri açığa çıkar. Yoksa rapora yazacağı, belki kendine yontarak, kendini olduğundan farklı göstererek sunacağı tablo yeterli olmaz. Kadroların değerlendirme kriterleri yaptıkları işlerdir ve ‘verimlilik’lerini gözleyerek onlara not verenler de birlikte çalıştıkları insanlardır. Raporlar kişilerin siyasal ve kültürel düzeylerini öğrenmek ve onları buna göre görevlendirmek amacıyla yazılmaz; raporlar, kişi ya da örgütlerin kendi çalışmaları, bu çalışmalardan elde edilen deneyler, sonuçlar hakkında ve partinin genel taktiğine ve politikalarına karşı takınılan tutumları vb. kapsar.

Sinan yoldaş “üye ya da kadronun”… “yetenekleriyle örtüşmeyen parti içi politik, örgütsel görevlendirmelerin yol açtığı ağır siyasal, örgütsel tahribatları hepimiz yaşadık, halen yaşıyoruz” dedikten sonra “kalıcı örgüt yaratamadıksa, bir biçimiyle hepimiz örgütlerimizi dağıttıysak bunun üç temel nedeninden söz edebiliriz” diye yazıyor ve bu nedenleri “a- İdeolojik – felsefi doku zayıflığı; b- Partide kendini sürekli üreterek yenileyen sağlam bir Teşkilatlanma Bürosu’nun yaratılamaması; c- Her biri kendi alanında güçlü olan kadroların farklılıklarıyla birlikte dinamik yürüyebilen bir takımı oluşturamamaları” olarak sıralıyor. Ve “Komünistler olarak; teşkilatlanmada işleyen bir sisteme, yerelden en tepedeki merkezi birime kadar örgütün her kademesinde sistem yaratıcıları olarak teşkilatçılara (teşkilatın mimar, mühendislerine) dayanan bir teşkilatlanma bürosuna dün ulaşabilseydik bugün farklı konumda olurduk, olabilirdik” diye ekliyor.

Evet dün muzdarip olduğumuz dertlerden bugün de muzdaribiz: İdeolojik – felsefi dokumuz zayıf; kendini sürekli yenileyen teşkilatlanma bürosu yaratılamıyor; kadrolar farklılıklarıyla birlikte yürüyebilen dinamik bir takım oluşturamıyor. Bunlar doğru. Fakat kısmen doğru. Bir kere geçmişte ideolojik teorik düzeyimiz bugünkünden daha geri değildi ve gitgide daha da ileri gidiyordu. Yine de olduğu basamaktan bir adım yükseğe çıkamayan kadrolar az değildi ve bunlar merkezde de yerel örgütlerde de varlardı. Teşkilatlanmada karadüzen bir çalışma tarzından gitgide daha derli toplu bir çalışma düzenine geçiş, rapor sisteminin işletilmesi, takım çalışması yapma yönünde de bugünkünden daha iyi bir tablo vardı.

Partinin gelişme çizgisine bakıldığı zaman yükselen ve düşen, bazen düz bir çizgi halinde yerinde kalan hatlar görülür. Parti içerisinde taktik birliğin sağlandığı, merkezde uyumlu takım çalışmasının olduğu zamanlarda gelişme yükseliş yönündedir; ama kısır iç tartışmaların başını alıp gittiği, parti içerisinde kanatlar, klikler ortaya çıktığı zamanlarda eğri tersine doğrudur. Bu dönemlerde parti sadece iç şekişmelerden ötürü yıpranmakla kalmamış; en ağır polis darbeleri ya da kadro dökülmeleri yaşanmıştır.

Öte yandan aynı dertlerin dünden bugüne kadar halen çözümlenememiş olması, akla şu soruları getirir: Uzun yıllar içinde bu sorunları neden çözemedik; yanlışlarımız neydi, neden teşkilatlanma bürosu yaratılamıyor veya yaratılsa bile kendini sürekli üreterek yenileyemiyor, teşkilatlanmada yerelden en tepedeki merkezi birime kadar örgütün her kademesinde sistem yaratıcısı teşkilatçılara neden sahip olamadık; sahip olamadığımız halde bu işleri bugüne kadar buraya nasıl getirdik; bugüne kadar sahip olamadığımız bu özelliklere gelecekte sahip olabileceğimizin garantisi ne; bugüne kadar çözemediğimiz sorunları yarın çözebileceğimize emekçileri nasıl inandırabiliriz; kısacası nerde yanlış yaptık; bu yanlışı neden düzeltemedik, nasıl düzeltiriz? Kısacası geçmişin derli toplu bir muhasebesi gerekiyor. Geçmişin hesabı – kitabı ortaya konduğu zaman burada yanlışlar açıkça görünür hale gelir; aynı yanlışlara düşülmez.

Tüm eksiklik, zaaf ve yanlışlıklara rağmen bugüne kadar nasıl ayakta kaldık; bir tarikata dönüşerek kemikleşmemek, ya da iç didişmeler içinde boğulup mevtaya dönüşmemek için neler yapabiliriz? Mesele hem problemleri doğru teşhis etmek, hem doğru reçete ve doğru tedavi uygulamaktır. Ama hastalık yıllar yılı devam ediyorsa bunun iki nedeni olabilir: a- En başta bizim tıp eğitimimizde noksanlık var demektir; yoksa bunca zaman içinde sınama deneme yoluyla da olsa birşeyler öğrenirdik. b-Tedavi edememenin başka bir nedeni de, hastalığın tedavi edilemez olmasıdır.

Benim kanaatım her ikisinin de doğru olduğu. Bizler kendimizi yeterli bilgilerle donatmadık; mesleki eğitimimizi iyi almadık, amatörlükten, çıraklıktan öteye sıçrayamadık.

Hastalığın tedavi edilememesinin diğer bir nedeni, tedavi edilemez oluşudur. Bir sistem yaratamamanın, takım çalışmasını yerleştirememenin altında toplumsal etkenler yatar. Biz, en kitlesel olduğumuz dönemde esas olarak küçük mülk sahibi köylülere, kırlardan kopup kentlere göçmüş yedek sanayi ordusu güçlerine, yani işsizlere, öğrencilere ve öğretmenlere; bir de işçi sınıfının en ileri kesimleri, öncüleri oldukları kuşkulu yarı işçi – yarı köylü işçi kitlelerine dayandık. Çok öğündüğümüz ‘bağımsız sınıf sendikacılığı’ politikası bizi işçi sınıfının en geniş kesimleriyle değil; sendikalaşmanın olmadığı kesimleriyle buluşturdu. …

12 Eylül öncesinde işçi sınıfı içerisinde kazanmaya başladığımız mevzilerimizi ise 12 Eylül’den sonra koruyamadık…

Bu tarih hikayesi uzar; bu, THKO’dan, THKO MB, TKEP – KKP ve nihayet bugüne dek gelir… Buraya sığmaz. Ama bu tarihe bakmadan da kendimizi tanıyamayız…

Geçmişe bakarak bugünü anlayabiliriz; bu, gelecekte yaşayabilmenin temel koşuludur. Fakat geçmişte yaşamaya devam edip, geleceğe bakmamız bize ne bugünü anlamamızı sağlar, ne de gelecek için doğru bir perspektif sunar.

Geçmişin üzerimizde bıraktığı ağırlıklardan biri “Türkiyelilik” perspektifidir. Bu perspektif, ülkemiz komünistlerinin pek çoğunun zamanla utangaçça Türklüğe asimile olmalarını ve Türkiyeliliğe entegre olmayı baş görevlerden biri haline getirmelerini sağlamıştır. Ülkemiz dağlarında PKK gerilla mücadelesini yükselttiği dönemlerde Denge Kürdistan sayfalarında “bunun sonu hüsran olacaktır” kehanetlerinden öte sözler edilmiyordu. Kürdistanlı komünistler TKEP’ten ayrılma kararı aldıklarında bu karar kılpayı alınabilmişti.

Burda sözkonusu olan, falan ya da filan kişinin ya da kişilerin nasıl davrandıkları değil. Elbette tek tek kadrolar önemlidir ve partide üye ve kadro seviyesi ve bunların donanımı her dönem büyük önem taşımıştır, bundan sonra da taşıyacaktır. Fakat başaşağı düşüşte bu “subjektif” öge asıl belirleyici faktör değildir.

Belirleyici olan izlenen politikalardır, yönelişlerdir, yaklaşımlardır.

Sinan yoldaş daha sonra “partinin üye ve kadro yapısının teşkilatlandırılmasında aslına uygun görevlendirmeye gitmek” için bir takım ölçütler sıralıyor. Yoldaşın “görevlendirmeye gitmek” sözleri içindeki mantık üzerinde yukarda durmuştum. Bu, bir çeşit “atama” sistemidir. Elinde üye ve kadroların vasıflarıyla ilgili bir informasyon havuzu bulunan teşkilatlanma bürosu buradaki bilgilere bakarak kimin nerede görevlendirileceğini, hangi işe uygun olacağını belirliyor ve o kişiyi orada istihdam ediyor. Tıpkı bir firmadaki ‘personel bürosu’ gibi, partide de teşkilatlanma bürosu ‘elemanlar’ hakkında habire verimlilik analizleri yapıyor, not veriyor vs…

Düşmanlardan öğrenmek elbette reddedilecek bir tutum değil; ama proleter partinin örgütlenme tarzı ile kapitalist işletmenin örgütlenme tarzı arasında her bakımdan taban tabana zıtlık vardır.

Proleter partide “görevlendirmeye gitmek”, yahut “atamak” kural değil, istisnadır; birincisi merkezin yakınında ve denetiminde bazı özel örgütler, örgütlenmeler için kendi bünyesinden yahut bölgelerden bazı kadroların atama yahut görevlendirilmesi yapılır; diyelim ki iç savaş varsa askeri örgütlenme yaratmak, basın yayın alanında gazete çıkarmak, bir gençlik örgütü kurmak vb için; ikincisi bir bölgede yeni örgütler kurmak için… Fakat bunlar yapılırken ataması yahut görevlendirilmesi yapılan kimseler ya merkez komitesinin zaten üyesidirler, ya da pek çok deneyden süzülerek yetişmiş ileri kadrolardırlar. Bunların durumları “meçhul” değildir. Esas “yerleştirmeyi” ise partinin yerel örgütleri, yahut organları seçimle yapar.

Sinan yoldaş “görevlendirmeye gitmek” için bir sınıflandırma yapıyor; buna göre Teşkilatlanma Bürosu kadrolar üzerinde şu özelliklere dikkat ediyor:

– alan açan ile düğüm atan; yani propagandacı – ajitatör ile örgütçü olan
– teorik duyarlılığı olanla pratik – örgütsel duyarlılığı olan; ya da analitik kimliği önde olanla siyasetçi kimliği önde olan
– sorunları ele almada duygularıyla ele alan ve mantığıyla ele alan
– yükün ağırlığını yoldaşının sırtına yıkanla kendi üstüne alan
– olgulara mekanik ya da tek boyutlu yaklaşanla bütün seçenekleri gözeten ya da olasılıkçı yaklaşan
– örgütte sürekli sorun üretenle sorun çözümleyen
– zaaflarının, hatalarının esiri olarak yaşayanla, yürüdüğü yolu eleştirel irdeleyen ve durmaksızın açığa vuran, hata ve zaaflarını aşmaya çalışan
– eylemci yönü ağır basan ile planlayıcı yönü ağır basan
– olur olmaz her konuda kişiliğini tümüyle açığa vuran ile kendini saklama eğiliminde olan
– ideolojik, siyasal ve örgütsel aidiyetinden bağımsız yani doğal kişiliği ile demokrat olan ile otoriter olan… vb.

Bunları sıraladıktan sonra şöyle bağlıyor, “tüm bunları dikkate almanın ötesinde ayırt edebilen ve parti örgütlenmesinde veri alan / alabilen bir teşkilatlanma bürosuna ulaşmalıyız”.

Sinan yoldaşın saydığı özellikler bir kaç başlıkta toplanabilir. Birincisi insanların bilgi, beceri ve yetenekleriyle ilgili olan. Bu başlıktakiler her kademedeki örgüt ya da organın kendi içinde işbölümü yaparken göz önünde bulunduracağı özelliklerdir. Ajitatör ile örgütçü, teorik yetenek sahibi ile pratik yetenek sahibi, gazeteci ile reklamcı, planlamacı ile uygulamacı gibi… İkincisi insanların doğuştan gelen, olumlu ya da olumsuz olduğuna dair hüküm vermenin yanlış olacağı bazı özelliklerdir. Ağır hareket edenle tezcanlı, dinamik olan, duygularıyla hareket edenle mantığı ile hareket eden, sorunlara geniş bakabilenle daha dar bakan, içi dışı bir olanla içine kapanık olan, atak olanla temkinli olan vb. Üçüncüsü ise kollektif bir hareket içinde olumlu olan özelliklerle olumsuz olan karakter yapılarına sahip olan insanlar. Fedakar olanla rahatına düşkün olan, kendini sakınmayanla kendini sakınan, siperde saklananla hücuma kalkan, sorun üretenle sorun çözen, mızmızlık yapanla iş yapan, kavga çıkaranla yatıştıran, hata ve zaaflarına esir olanla bunları aşmaya çalışan vb.

Tüm bu özellikler ve daha başkaları hayatta var olan özellikler. Proleterya partisine üye olan insanlar da partiye gelirken az ya da çok bu özellikleriyle gelirler. Bu özellikler parti pratiğine, parti içi ilişkilere yansırlar. Peki ne yapmak gerekir?

Bir kere hangi özelliğe sahip olurlarsa olsunlar, partiye üye olan insanlar üye olurken partiyle bir çeşit sözleşme yapmış demektirler. Üye olmak için temel koşul onun program ve tüzüğünü kabul etmek, bunlara uymak ve bu doğrultuda faaliyet yürütmektir. İnsanlar partiye üye olurken ona sahip oldukları bilgi, beceri ve imkanları sunmak üzere gelirler; bunun alt sınırları tüzükte bellidir; o yeterliliğe sahip olmayan, partiye bilgisi, becerisi ya da emeğiyle hiç bir katkısı olmayan bir üye olamaz. Partiye her katkı yapan da üye olamaz. Parti örgütlerinden biri içinde çalışması, karar oluşturma ve uygulama süreçlerine katılması gerekir. Bu faaliyetler içinde üye partiye katkı sunarken, parti de onu organize eder, eğitir, disipline eder, geliştirir. Bunu onları organ faaliyetleri içine katarak yapar. Kişilerin hangi görevlere uygun oldukları bu faaliyetler içinde ortaya çıkar ve organlar onları yeteneklerine göre görevlendirirler. Her organ kendi üyesini sevk ve idare eder. Fakat buradaki işbölümü kapitalist düzenin kar ve verimlilik ilkesine göre oluşturulmuş bir işbölümü değildir. Kapitalist işbölümü insanları birbirlerinden katı sınırlarla ayrılmış mesleklere, uzmanlık dallarına böler ve herkesten sadece kendi işini yapmasını talep eder. Çünkü bu, en optimal, en verimli, en akıllı, en kazançlı ve en az maliyetlidir. Proleterya partisi de kapitalist toplum koşullarında bu tür bir işbölümünden tamamen kaçınamaz. Ama bunun burjuva karakterinin bilincinde olmak kaydıyla. Eğer bunun bilincinde olunmazsa burjuva düzenin hastalıklarına yaka kaptırmaktan kurtulamaz. Kapitalist işbölümü kariyerizm, bireysel kazanç, hiyerarşi vb. hastalıklarla birarada vardır. Bu sistem üzerine kurulan devrimci bir partide aynı hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmazdır. O yüzden yeteneklere göre görevlendirme ya da istihdam etme mantığı esas alınmamalıdır. Bu, zorunlu, gerekli bir kötülük olarak değerlendirilmeli ve aşılmaya çalışılmalıdır. Kaldı ki kapitalist işletmelerde bile personel atamaları tek bir merkezden değil her birimin veya fabrikanın kendi personel daireleri tarafından yapılıyor. Proleterya partisinde ise her il örgütünde ne bir teşkilatlama memuru ne de bürosu oluşturulmaz. Tüm sorunlar örgütün müşterek karar ve yönetim organlarında ortaklaşa alınır. Üyelerin istihdamı gibi teknik konuları il yönetim kurulları yapar. Eğer il örgütü binlerce üyeye sahipse ve yönetim organı kendi bünyesinde bir teşkilatlanma bürosu da kurma ihtiyacı duyarsa bunu oluşturur, fakat personel dairesine dönüşmemesine dikkat eder.

Farklı yetenekleri yeteneklerine göre “görevlendirmeye gitmek” meselesinde alternatif nedir? Teorisyen özelliklere sahip biri ile pratik yeteneklere sahip birini birbirinden ayırdemeyecek miyiz? Maocu “kültür devrimi’’ gibi profesörlerin eline kazma mı vereceğiz? Hayır, bunu yapmayacağız. Ama profesörün biraz kazma da kullanmasını, çiftçinin de biraz profesörlerin ne iş yaptığını öğrenmesini sağlayacağız. Yani kafa emeği ile kol emeği arasındaki, işbölümünün bir dalı ile diğeri arasındaki farkı gidermek yönünde bilinçli bir yaklaşıma sahip olacağız. Ajitatörleri, örgütçülük faaliyetlerine, pankart asmaya, vb de yönlendireceğiz. Peki kim yapacak bunu? Örgütlenme Bürosu mu? Hayır, örgütlenme bürosu böyle bir kumanda merkezi değildir; örgütlenme bürosu sadece bu yönde politikaların parti örgütlerine kavratılmasına çaba harcar, yoksa A ilindeki üyelerden kimin örgütçü, kimin ajitatör olduğunu saptayarak onları yerli yerine oturtmaya değil. Bunu, o il örgütü kendisi yapar. Peki merkezi teşkilatlanma bürosu ne yapar? Bunun yapacağı iş bellidir: O, Teşkilatlanma ve Eğitim Bürosu’dur; yani esasen teşkilatlanma hakkında politikalar belirler, bu konuda parti örgütlerini eğitir, denetler; denetlediği şey tek tek üyeler değil örgütler; tek tek üyelerin yaptıkları yapmadıkları değil, örgütlerin yaptıkları ve yapamadıklarıdır.

Üçüncü kategorideki özelliklere bakalım: Fedakar olanla rahatına düşkün olan, kendini sakınmayanla kendini sakınan, siperde saklananla hücuma kalkan, sorun üretenle sorun çözen, mızmızlık yapanla iş yapan, kavga çıkaranla yatıştıran, hata ve zaaflarına esir olanla bunları aşmaya çalışan vb.

Bunları belirleyecek ve zaaflıların zaaflarını aşmalarına yardımcı olacak olanlar bu sorunların yaşandığı yerlerdeki örgütlerdir; bu örgütler bu zaaflı üyeleri ya düzeltmek ya da partiyi onlardan arındırmakla yükümlüdürler. Bunun için parti tüzüğünün hükümleri vardır; tüzüğe aykırı davranan, ya da zararlı karakter özelliklerine sahip olan kimseler uyarı, kınama cezalarına rağmen tutumlarında ısrar ederler, iflah olmazlarsa partiden atılırlar. Herhangi bir yanlış karara karşı bu üyeler aksini savunabilir, disiplin kurulu nezdinde itiraz edebilirler, disiplin kurulu parti içi hukuğun uygulanması esnasında doğan hatalı kararları düzeltmek zorundadır. Burada teşkilatlanma bürosunun fonksiyonu yoktur.

Teşkilatlanma Bürosu’na kapitalist işletme personel bürosu, parti üyelerine ‘‘partideki insan kaynakları’’ gibi yaklaşmak ve ‘‘üye ve kadroları aslına uygun görevlendirebilmek’’ ve ‘’tüm üye ve kadro yapısı hakkında ayrıntılı bir kavrayış geliştirmek’’ için haklarında bilgi bankası kuracak bir teşkilatlanma bürosu kurmayı önermek günün trendlerine uygun bir moda olabilir; ama marksist örgüt teorisi ile ‘‘insan kaynakları uzmanlığı’’ mantığı uyuşmaz. Parti şirket değildir, şirket olmamalıdır, şirket gibi yönetilmemelidir.

Sinan yoldaş teşkilatlanmada “ilişki yaratan olduğu kadar örgütleyici de olan yani birden fazla yeteneği kendinde taşıyan Sverdlovlara; ideolojik duyarlılıkların yanısıra örgütsel duyarlılık ve yetenekleri de olan kadrolara özel olarak ulaşma çabası”nın gerekli olduğunu söylüyor.

Bu konuda önce geçmişe bakalım:

THKO MB’den itibaren bizim faaliyetlerimizde ağır basan kadro tipi Lenin tipi değil, Sverdlov tipi devrimcilerdir. Tabii bizdeki her iki tip de ne biri, ne öbürü ile kıyaslanamaz; o ayrı mesele! Bizim Leninlerimizin dünya proleteryasının teorik hazinesine katkılarının esamesi okunmaz, Sverdlovlarımız da bunun gibidir. Ama Allah var, her ikisini de yaratmaya az çaba harcamadık! Beceremedik o ayrı mesele. Çünkü Leninlerin Sverdlovların sahneye çıkmalarından çok uzun zaman önce Rusya devrimci hareketleri hem örgütlenme hem düşünce alanında büyük adımlar atmışlardı. Dekabristler, Halkın İradesi, Bakunin, Plehanov, Vera Zasuliç, vs. vs. Rus Sosyal Demokratlarının değişik fraksiyonlarının başında bizdekilerle kıyaslanamayacak çapta liderler vardı. Rus Sosyal Demokratları kendi zamanlarında dönemin en ileri partileri, en başta Alman Sosyal Demokratları tarafından saygıyla karşılanıyorlardı vs… Devam edelim…

Sinan yoldaş “Bir iki makale yazan ya kendi kendini ya da birileri onu Ortadoğu’nun Lenin’i ilan etmekte gecikmez; ama kimse teşkilatlanmanın beyni Sverdlov olmak istemez ki sorun tam da burada!” diyor.

Bizim tarihimizde bir iki makale yazmakla kendi kendini Ortadoğu’nun Lenin’i ilan eden kimse yoktur. Ama kendileri öyle bir iddia ileri sürmeseler de bir iki yoldaşı yazdıkları makalelere ve kitaplara bakarak Lenin sayanlar olmuştur. Bu saymaların faydası kadar tahribatı olmuştur. Bunu geçelim; ama Sverdlov’lar konusunda ben aksini düşünüyorum. Yukarda da belirttim, bizdeki Sverdlovlar Sverdlov’un kendisiyle kıyaslanamaz, Leninler Leninle, partiler de Bolşeviklerle kıyaslanamaz. Yine de kıyaslama yapacak olursak çok sayıda Lenin çıkarmadığımızı, arkadaşlarımızın çoğunun canla başla Sverdlov olmaya çalıştığını söyleyebilirim. Başta Sinan yoldaşın kendisi olmak üzere pek çok yoldaş, kafalarından daha çok ayaklarıyla çalıştılar. Hem de o kadar çok koşuşturdular ki, koşuşturma içinde boğuldukları, düşünmeye fırsat bile bulamadıkları zamanlar oldu.

Bu bir – iki makale yazanın kendini Lenin sanacak kadar ileri gitmesi meselesinin başka bir yönü bizi yayın politikasına getirir. Makale yazmakla kendini Lenin sananların kusuruna ancak gülünür; ama devrimci bir partinin yayın organının düzeyi konusunda da düşündürür. Böyle kimseler bizim yayın organımızda makale yazdılar mı? Yazdılarsa bu nasıl oldu? Değilse bunu söylemenin ne gereği var? Kendini Lenin sanan varsın sansın, biz yayınımızda yer vermeyelim onlara yeter!

Fakat yayın politikası sorunu bu kadarla kalmıyor. Bir partinin yayın organı esas olarak onun çizgisi doğrultusunda yayın yapmalıdır; bunu yönetecek olan bir yayın kurulu olmalıdır. Partinin siyasetini kadrolara ve kitlelere taşıyacak olan temel organ parti yayınıdır. Dijital medyanın buna ihtiyaç bırakmadığı iddia edilebilir; ama bu doğru değildir. Dijital medyanın uçsuz bucaksız ummanına dalan kimseler bu medya içinde abur cubur atıştırmaktan başka bir şey yapamazlar; bu medya aptallaştırmakta, düşünmeyi hıza ve çeşitliliğe kurban etmektedir. Kapitalist tüketim kültürünü bilgi ve düşünce alanında da yaygınlaştırmaktadır. Bu medyada bulunmak gerekir, fakat bu medyaya parti yayınının işlevi yüklenemez. Yarın öbür gün belki televizyon, radyo yayını da yapabiliriz; böylesi bir halde dahi gazete, dergi, bülten ve bildiriler vs. temeldir. Biz geçici izler değil, kalıcı hendekler bırakmak zorundayız.

Elimizdeki tek yayın organını eli her kalem tutanın istediği gibi yazdığı bir platforma dönüştürmemeliyiz. Bu konuda hatalı davrandığımızı kabul etmeli ve düzeltme yoluna girmeliyiz.

Sinan yoldaş yazısının ilk üç buçuk sayfasında dört madde halinde Teşilatlanma Bürosu üzerine yazdıktan sonra beşinci maddede “Takım Çalışması” konusuna geçiyor ve şunları söylüyor: “Bu söylenenlerin toplamında takım çalışması önem kazanır!” Bu takım tıpkı “futbol takımı” gibi “her biri kendi alanında bir adım önde olan uzmanlığı temsil eden siyasi bir takım” olmalıdır. Nasıl ki bir futbol takımının bütün oyuncuları sadece libero, stoper, golcü, kaleci gibi dallardan sadece birinde öne çıkmış tek tip kimselerden oluşmazsa; parti takımlarının da aynı özelliklere sahip kimselerden oluşmaması gerektiğini söylüyor. Buraya kadarı güzel. Parti komitelerinin takım çalışması anlayışı ve ruhuyla faaliyet yürütmesi gerektiği doğrudur. Bunu sağlamanın yol ve yöntemleri üzerinde ayrıca durulabilir, bu konuda teknikler geliştirilebilir. Teşkilatlanma Bürosu buna kafa yorma vazifesini uhdesine alabilir.

Fakat yazıyı bağlarken “Kısacası, üye, kadro, yönetici yapısının yetenekleri ve istikrar çizgisi hakkında parti hafızasını oluşturan ve bunu belli aralıklarla yenileyen teşkilatlanma bürosu (parti teşkilatlanma sekreteryası)” meselesine bir kez daha vurgu yapıyor.

Sinan yoldaşın “teşkilatlanma bürosu” önerisi burada parantez içerisinde “parti teşkilatlanma sekreteryası’’ biçiminde bir muğlaklığa bürünüyor. Ama bu muğlak sekreterliğin görevi net: üye, kadro, yönetici yapısının yetenekleri ve istikrar çizgisi hakkında parti hafızasını oluşturma ve bunu belli aralıklarla yenileme!

Sinan yoldaş “bürokratikleşmeye yol açmayacak teşkilatlanmaya ulaşma, partide güçlü ve özgür komünist bireye dayalı kollektif teşkilatlanma” hedeflerine varma yolunu, düşündüğü veya tasarladığı tipte bir Teşkilatlanma Bürosu oluşturma ve takım çalışması yaratma olarak bir kez daha vurguladıktan sonra şunları yazıyor:

“Partinin her kademesinde teşkilatlanma mühendisliğine, özelde de partinin kollektif beyni olacak takımı yaratmaya soyunacak kadrolara, yaşamsal ağırlıkları ve bağımlılıkları olmayan kadrolara, genç kadrolara Kürdistan komunist hareketi olarak ÖSP’nin daveti var!

Bu davete icabet edenlerin basit bir kuralı dikkate almaları gerekir: düzeni olanlar düzen değiştiremezler!”

Yaşamsal ağırlıklardan işe başlayalım: Nedir bunlar?

a- Geçim gailesi. İster tek yaşasın, isterse aile halinde yaşasın bir kişinin kendi geçimini sağlayacak bir iş yapması gerekir. Ya işçilik, ya çiftçilik, ya esnaflık, ya memurluk, ya zanaatkarlık, ya yazarlık, ya ressamlık, ya berberlik, ya haydutluk, ya hırsızlık gibi meşru ya da gayri meşru vs… bir iş “yükü” taşımak zorundadır. Bu ağır yük, yoldaşın deyimiyle ağırlık, sayılan işlerden biri mi yoksa bir işletmede personel müdürlüğü mü ya da bir partide teşkilatlanma mühendisliği mi olacak; mesele budur. Partide teşkilatlanma mühendisi olarak değilse bile şu ya da bu biçimde profesyönel çalışan, bu ağır yükü yıllarca taşıyan onlarca yoldaş oldu; bugün bunların pek çoğu yok! Neden? Neden severek, isteyerek taşıdıkları, uğruna zorluklar yaşadıkları, üstelik herhangi bir maaş falan da almadıkları bu yükü şimdi taşımıyorlarlar? Çeşitli nedenler var, kimisinin yıldığını, kimisinin çürüdüğünü, kimisinin puştlaştığını söyleyip işin içinden çıkabiliriz. Fakat bu yoldaşların bir çoğu için parti yükü taşımak yerine sadece kendi ağırlıklarını taşımak zorunda kalmalarının tek nedeni her iki ağırlığı birden taşıyacak durumda olmamalarıdır. Parti yükü gönüllü taşınan bir yüktür, kimse bu yükü taşıdığından ötürü herhangi bir ücret talep etmez. Ama en fedakar militana bile üç öğün yemek, yatacak yer, sigara – çay parası, otobüs bileti parası vb. gerekir. Militan bunları nereden temin eder? Çoğu kez parti üye ve taraftarlarından alır; yahut devrimci harekete sempati duyan veya o kişinin fedakarlığına hayran olan insanlardan alır. Bu, aslında, bu militan zorunlu giderler için gerekli masrafları doğrudan değil, dolaylı olarak yine partiden alır demektir. Bunda bir terslik yok; yıllarca böyle yaptık. Genç, bekar profesyönel yoldaşlar, tabii erkekler, uzun yıllar böyle çalıştılar. Yeri oldu, gidip geçici işlerde ücretli çalıştıkları oldu vs. Tabii bunun sonucu olarak iyice erkekleştik; erkekler daha erkek oldu, parti faaliyetinde ön planda kadınlar yer almaz oldu. Sonra ne oldu; bazı erkeklerin daha erken, bazılarının oldukça ileri yaşlara eriştikten sonra evlenecekleri tuttu. Yoksa neslin kuruması tehlikesi baş gösterecekti. Bazı yoldaşlar önceden evli, çoluk çocuk sahibiydiler; ama köylerinde bir kaç dönüm toprakları, bu toprakları işleyip ev geçimini sağlayacak babaları yahut oğulları vardı; onlar bu yükü üstlenmişlerdi. Bekar olup da yetmişli yıllarda evlenen yoldaşlar bir süre eski alışkanlıkla göçebe, lamekan yaşamlarını sürdürdüler, bir karı bir koca, haydi haydi bir çocukla ordan oraya gezip çalışmaları yürüttüler. Sonra göçebelik, yarı göçebeliğe dönüştü. Bazı yoldaşlar kendilerine birer izbe kiraladılar. Bu durumda göçebelikte olduğu biçimde “kuşlar gibi” yaşamanın olanağı yoktu; yani gittiği yerde ordaki yoldaşların evlerinde yiyip yatsa, geçeceği bölgeye yol harçlığını ordaki yoldaşlardan alsa bile evin kirasını ve diğer masraflarını kimseden alamazdı. Bu kutsal vazifeyi kadınların üstlenmesi gerekiyordu, üstlendiler. Ama bazı kadınların ağırlıklı olarak evde parti faaliyeti yapmaları gerekiyordu; onları bir işe sokmak halinde bu faaliyetler aksıyordu. Zira 12 Eylül gelmişti; yayın faaliyetleri gizli evlere taşınmıştı ve bu evlerdeki yayınların dizgi, baskı işleri ağırlıkla kadın yoldaşların elleriyle yürütülüyordu. Dolayısıyla kadın yoldaşların gezici faaliyetlerine son verildi; yoldaşlar tamamen yerleşik yaşama geçtiler. Bu bir ağırlıktı. Gezen insan sırtında az yük taşır, bazen hiç taşımaz; yerleşik insan yatak, kap kacak, masa sandalye almak zorunda. Alışveriş yapmak, evde gizli işler çevrildiğini sezdirmemek için konu komşuya gitmek, vaktinde eve dönmeyen eşinin yakalandığını düşünüp evini alelacele değiştirme işini organize etmek zorunda vs. Hepsi de masraf. Dolayısıyla bu tür evlerin masraflarını partinin üstlenmesi gerekti; ama parti parayı nerde bulacak? Kitle bağları zayıflamış, aidat ve bağışlardan gelen gelirler azalmış… Bankalar, kuyumcular ne güne duruyor? Haydi bir ekip de o işe ayır. O işe adam ayırıp o evlerin masraflarını karşılamamak olmaz. Çünkü ekipteki yoldaş sürekli kaynak aramak peşinde, eşi ise ya basım komitesinde ya çoluk çocuğu bırakıp bir işte çalışacak durumda değil, ya da düşük kazançla gelip geçici işlerde çalışıyor. Evet bu yoldaşlar halen kişisel ağırlıkları taşımıyorlar; ama ev geçimi iyi kötü sağlanıyor. 12 Eylül seni zaten kanun dışı ilan etmiş, hiç bir kanun dışı iş yapmasan bile gizli bir örgütsün, bu başlıbaşına bir suç. Bu durumda ayakta kalmak için yasal yollar yetmiyor. Bir yasadışılığın, ‘suç’un üstüne bir tane daha eklemenin sakıncası ne? Fakat bu işleri her ilde yapmak kolay değil. Küçük kentlerde yakayı ele verme, dolayısıyla çalışmaları aksatma riski daha yüksek. O zaman ne yapmalı? Başka bir ağırlık üstlenmeli: Haydi İstanbul’a. İstanbul, koca bir umman; orda ağlara takılma riski daha düşük. Kadın yoldaş artık eve değilse bile, İstanbul’a mahkumdur, zincirlenmiştir. Erkek yoldaş? O da eşine zincirlidir. Başka türlü olabilir mi? O eski “nerde akşam, orda sabah” devri geçmiştir; yoldaşın dönüp dolaşıp geleceği yer İstanbul’dur. Bin kere karar alsan, “yoldaş, örgütün başı da gövdesi de ülke zemininde, Kürdistan’da olmalı desen” bu mümkün olmaz. Ağırlık vardır. Hiçbir ağırlık olmasa, yoldaşın, militan örgüt faaliyetinden kahırlı “evde iş”e mahkum ettiği eşi ağırlığını koyacaktır ve haklıdır. Bu kez ortaya garip bir durum çıkar: Diyelim ki dokuz kişilik komitenin kararlarının üstüne görünmez bir ağırlığın gölgesi düşer. Evli yoldaşların biri ya da diğeri, ya da bir kaçı şu ya da bu örgütsel kararın alınması esnasında eşinin ne düşüneceğini aklına getirir. Bu kez açıkça dile getirilmeyen bir mücadele ortaya çıkar. Yoldaş, yahut yoldaşlar eskisi kadar özgür, eskisi kadar “düzen”siz değildirler. Artık bir “düzen”leri vardır. Elbette kapitalist düzen değil. Ama bir düzen: Aile düzeni, yerleşik yaşam düzeni…

Sonra görünmez ağırlıkların ve düzenlerin gölgesi siyasi kararlara düşmeye başlar. Eski eşi çoluk çocuğunu terkedip kocasının yanına giderek illegalitenin yükünü üstlenme cüretini gösteremeyen yoldaşlardan biri örgüt kararıyla, böyle bir yükü olmayan, politik bakımdan da az çok gelecek vaad eden daha dinamik bir kadın yoldaşla evlenir. Kadın yoldaş hem bilinçlidir, hem hünerlidir; her konuda eşine yardımcı olur, yazılarının dizgisini yapar, görüşlerin oluşturulmasında kendisiyle tartışır, hangi yönelişlerin alınacağı konusunda fikirlerini dile getirir. Ve merkez komitesinde adeta görünmez bir oy, görünmez bir üye olarak ağırlığını hissettirir. Bundan kaçınılamaz, belli sınırlarda kalmak kaydıyla zararı da yoktur. Fakat tabii bu sınırın aşılıp aşılamayacağını da kimse garanti edemez. Mesela Apo ile Kesire’yi ele alalım. Öcalan, halen Kesire’den, onun kendisi ve örgüt üzerinde kurduğu ağırlıktan yakınıp duruyor. Tabii Kesire’nin izi tozu kaybolduğu için onun ne dediğini bilme olanağımız yok. Ama Öcalan’ın şikayetlerinin hepsinin yersiz olduğuna inanmamız için bir neden de yok.

b- Meslek, uzmanlık vb. Ağırlıkları

Diyelim ki partili bir sendikacı yoldaşımız var; profesyönel sendikacılık yapıyor. Bu bir ağırlık ve bağımlılıktır. Fakat bu ağırlığını bırakmasını öneremeyiz. Bu yoldaş buradaki mesleki bağımlılığı ve ağırlığı ile pek ala Teşkilatlanma Bürosu’nda veya yönetimin başka bir organında yer alabilir. Yahut bir yoldaşımızı mebus olarak TBMM’ye gönderdik. Burada yeni bir tür bağımlılık ve ağırlık ortaya çıkacaktır. Bu yoldaşı teşkilatlanma bürosuna veya başka bir büroya dahil ederek mebusluk avantajlarını da kullanmak suretiyle, üstlendiği alanda, faydalı olmasını sağlayabiliriz. Tabii mebusluk, sendika yöneticiliği, belediye başkanlığı gibi alanlara göndereceğimiz yoldaşlarımızın buralardan en iyi yararlanabilecek donanımda olmaları gerektiği açıktır. Veya bir yazar, filozof vs. Evet teşkilatlanma bürosunda işe yaramayabilirler, ama takım çalışması içinde merkez organlarda yer alabilirler. Üstlerinde taşıdıkları ağırlık, yük ve bağımlılıkları geçim gailesinden değilse de üstlendikleri toplumsal rollerden ötürüdür ve bu ağırlıklar kendilerini bir tür “düzen” içine gönüllü olarak hapsetmiştir.

c- Kötü alışkanlıklar, yüz kızartıcı suçlar işleyenler: Alkol, kumar, zamparalık vb. gibi alışkanlıkları bu ağırlıklar arasına sokabiliriz. Bu tür ağırlık ve bağımlılıkları olanların bunlardan tövbe edip kurtulmadıkları sürece üst organlarda yer alamayacakları açıktır. Bu tür yoldaşların parti üyelikleri kalsa bile, ki bazen bu bile sorun haline gelebilir, ve yer aldığı örgüt yahut organ tüm uyarılara rağmen bu ağırlıklardan vazgeçmeyenleri üyelikten dahi düşürebilir. Tabii ki son kararı disiplin kurulu verir.

d- Partiye ve devrimci mücadeleye karşı ağır suç işleme ağırlığı taşıyanlar. Bunlar yaşamlarının bir döneminde düşmana parti üyelerini ve mallarını vererek canlarını kurtaran ama daha sonra tövbe ederek yeniden mücadeleye katılanlardır. Kovmaya, kakınç konusu etmeye gerek yoktur, ama üst organlara alınmamalıdırlar.

e- Özel cinsel tercihleri olan homoseksüeller vb, iki eşliler, evlilik dışı ilişkisi olanlar: Bunlar da ağırlık ve bağımlılıklar sınıfına girerler; ancak bunların üst organlarda yer almalarını engelleyen bir hüküm konulamaz.

f- Yaşamını emekçi olarak değil, ticaret, işletmecilik yoluyla kazananlar: Bunlara parti organlarında ağırlık kuracak çoğunlukta yer verilemez. Partinin sınıf bileşimi korunmak, işçi ve emekçi üyelerinin oranı her kademede artırılmak zorundadır. Fakat sınanmış bir devrimciyi bir işletmede müdürlük yapıyor diye üst organlara almamak yanlıştır. Marx, ömrünü Engels’in yardımlarıyla ve kalemiyle idame ettirirken; Engels yirmi yıl babasının fabrikasında katiplik yapmıştır. Düzenle bağını koparmaya koşullar elvermemiştir. Ama Engels ilk komünist örgüt olan Komünistler Birliği’nin de, I. Enternasyonal’in de yönetim organlarında, yanlış hatırlamıyorsam, yer almıştır. Üstündeki yükleri atarak tamamen örgüt çalışmalarına katılamamıştır belki; ama çalıştığı örgütlerin ona “düzeni olanlar düzen değiştiremezler” dediğini sanmıyorum.

Ağustos 2015 Samet Erdoğdu

Bölüme ait diğer yazılardan!

KKP PROGRAM KOMİSYONU’NA

Müslümanlaştırılmış Pontoslu Rumlar ve Devrimci Karadeniz adına Tamer Çilingir Yoldaşın, KKP Program taslağına yönelik yapmış …